Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Ümmet, Arapça bir kelime olup “ e-me-me ” kökünden türemiştir. Diğer bir ifadeyle kelimenin aslı, “ümm”, “ümmi” ve “imam” kelimelerine dayanmaktadır. “Ümmet” in kelime anlamı: niyet etmek, bir şeyi hedeflemek, toplumun önünde olmak, bir şeyi sevk ve idare etmek ve anne olmaktır. Ayrıca bu kelimeye, asıl, kaynak, cemaat, din, boy, zaman ve yönelmek gibi anlamlar da verilmiştir.
“Ümmet” kelimesi, Kur’an’da yirmi beş surede, 64 defa geçmektedir. Kur’an’da “ümmet” kelimesi genel olarak topluluk anlamına gelmekle birlikte, Allah’a inanan insan topluluğu, inanmayan insan topluluğu, hayvanlar âlemi, gibi toplumları da ifade etmektedir. Ayrıca millet, kabile, önder, zaman, din ve hayat tarzı anlamlarında da kullanılmıştır.
Kur’an’da “ümmet” kelimesi, terim olarak, bir peygambere iman edip onun tebliğ ettiği dine inanarak onu yaşayan ve peygamberinin yolundan giden, ona destek olan insanlar anlamında kullanılmaktadır. Nitekim her peygamberin bir ümmeti olmuştur. Müslümanlar ise tüm peygamberlere iman ettikleri için onlara iman edenlerle birlikte düşünüldüğünde büyük bir ümmet olmaktadırlar. Bizim bu çalışmada kullandığımız ümmet, terim anlamıyla, İslam dinine inanan insanları ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle aynı ilaha, aynı peygambere ve aynı kitaba inanıp, dinin gereklerini yerine getirmeye gayret eden insanları kapsamaktadır.
“İnsanlar daha önce bir tek ümmetti. Sonra Allah onları hem müjdeleyip hem de uyarmaları için peygamberler gönderdi. İnsanların aralarında çıkan anlaşmazlıklarda hüküm vermeleri için, peygamberlerle beraber hak olan kitabı da gönderdi. Fakat kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan dolayı dinde ayrılığa düştüler…”( Bakara 2/ 213)
Ayette, başlangıçta tek ümmet olan insanların, Yüce Allah’ın kendilerini uyarması için peygamberler ve onlarla birlikte kitaplar göndermesine rağmen, sırf aralarındaki kıskançlıklar dolayısıyla birbirleriyle ayrıştıkları belirtilmektedir. Çekememezlik ve kıskançlık duygusu, toplumları birbirine düşman eden bir duygudur. Nitekim İslam ümmeti, tarih boyunca şeytanın vesveseleri sonucu, kendi aralarındaki basit sebepler yüzünden ayrışmışlardır
“Sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Rabbiniz de benim; öyleyse bana karşı gelmekten sakının. Fakat insanlar dinlerini parça parça ettiler/çeşitli gruplara ayrıldılar. Her grup, kendinde bulunanla sevinmektedir.”(Mü’minûn 23/52-53)
Ayette Yüce Allah, insanların ilk başta tek bir dinlerinin olduğunu, zaman içerisinde bu dinlerini çeşitli parçalara bölmek suretiyle, Yahudilik, Hristiyanlık, sabiilik ve mecusilik gibi çeşitli dinler ihdas ettiklerini ve her bir grubun kendisinin doğru yol üzere olduğunu düşünerek bununla mutlu olduğunu ifade etmektedir.
Günümüzde ise ayette anlatılan duruma benzer bir şekilde, insanların içinde bulunmuş oldukları topluluk ve benzeri grupların, diğerlerinden daha üstün ve daha doğru yolda olduğunu inancıyla, kendi dışındakileri ötekileştirdiklerini görmekteyiz.
Oysa bir insanın yukarıda saydığımız ya da onların dışında kalan gruplardan herhangi birine gönül bağı ile bağlanması doğal bir durumdur. Ancak kendi içinde bulunmuş olduğu grubu öne çıkarıp diğerlerini aşağılayıp grupçuluk yapması doğru değildir. Günümüzde de maalesef bu tür bir taassuba sahip olan insanlarla karşılaşmaktayız. Oysa Müslümandan beklenen tavır, kendi dışındaki tüm Müslümanları kardeş olarak sevmesi ve onlarla ortak değerlerde birleşerek ümmet bilinci içerisinde hareket etmesidir.
Kur’an-ı Kerim incelendiği zaman, insanların aynı anne ve babadan meydana geldiklerinin vurgulandığı görülür. Dolayısıyla özü ve soyu itibariyle tüm insanlar Hz. Âdem’in soyundan gelmekte ve onun neslini sürdürmektedir. Ancak insanların nüfusunun artması sonucu, zorunlu olarak farklı coğrafyalara dağılınca, zamanla yeni ırklar ve kabileler ortaya çıkmıştır. Bu husus Kur’an’da şöyle açıklanmaktadır: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Daha sonra sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah katında en üstün olanınız, takvâ yönünden en iyi olanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi en iyi bilen, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.”(Hucurât 49/13)
Bu ayette, insanlığın önemli problemlerinden ırk, renk, dil ve kabile ayrımcılığının getirdiği taassuba dikkat çekilmektedir. Çünkü dünyanın birçok yerinde bu tür konularda insanların birbiriyle ayrışıp birbirlerine karşı düşmanca tavırlar içerisine girdikleri görülmektedir. Oysa hiçbir insan kendi isteğiyle ırkını, rengini, kabilesini ve anadilini seçemez. Bunlar Yüce Allah’ın belirlediği, yaratılış gereği zorunlu bir durumdur. Dolaysıyla bu konularda hiç kimse bir diğerini ırkı, rengi veya dili nedeniyle hor göremez ya da üstünlük vesilesi sayamaz. İnsanların kavimlere ve kabilelere ayrılmaları da Yüce Allah’ın takdiriyle olmuştur.
Zira yeryüzünde yaşayan tüm insanların bir tek aile olamayacağı aşikârdır. İnsan nüfusunun artmasıyla birlikte, kabilelerin ve soyların genişleyerek artması da doğal bir durumdur. Buna bağlı olarak, farklı coğrafi bölgelerde ve farklı iklimlerde yaşayan insanların renkleri, özellikleri, dilleri ve hayat tarzları farklılık arz etmektedir.
Bütün bunlar doğal bir sonuç olduğundan, insanlar için üstünlük vesilesi sayılamayacağı gibi aşağılama ölçütü de olamaz. Eğer insanlar arasında üstünlük ölçütü aranıyorsa, şüphesiz bu, öncelikle ahlak ve fazilet yönünden üstünlük olmalıdır. Daha sonra Yüce Allah’a yapılan ibadette samimiyet, dikkate alınmalıdır. Nitekim yukarıdaki ayette de bu husus açıkça vurgulanmaktadır. Kur’an’ın ifadesiyle, İyiliği emreden, kötülükleri engellemeye çalışan İslâm ümmeti, insanlar için ortaya çıkarılan en iyi ümmettir.
İnsanların iyiliği için çalışan Müslümanlar, diğer ümmetlerle karşılaştırıldığında her zaman üstün bir konumdadır. Üstünlüğü; soy-sop, kabile, ırk, sosyal sıtatü ve zenginlik gibi şeylerde görmeyen İslâm, takvâyı/Allah’a karşı sorumluluk binciyle hareket etmeyi üstünlük ölçütü saymıştır. İnsanlardan takvâ sahibi olanlar ve takvânın gereği olarak güzel ahlâk sahibi olurlarsa, işte asıl üstünlük budur. Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz, ona hakaret etmez. Üç defa ‘Takva şuradadır’ buyurarak göğsünü işaret etmiştir. Bir kişinin bir Müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yoktur.
Numan b. Bişr de Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bütün mü’minleri birbirlerine merhamette, muhabbette, lütufta sanki bir vücut gibi görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücudun öbür azaları birbirlerine hasta azanın elemini paylaşmaya çağırırlar.”Kendilerine gönderilen Peygamberlere itaat eden her topluluk, o peygamberin ümmeti sayılmaktadır. Dolayısıyla İslam dinine inanan bütün Müslümanlar, Hz. Muhammed’in ümmetidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), kendi döneminde yaşayan ve kendisinden sonra kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlığa peygamber olarak gönderildiği için, ona inanan tüm insanlar, onun ümmetidir. Nitekim Yüce Allah, Müslümanların tek bir ümmet olduğunu / olması gerektiğini, şöyle ifade etmektedir: “Gerçek şu ki, sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.” (Enbiya 21/92) Müslümanlar; farklı etnik kökenleri olsa da farklı dilleri konuşsalar da gelenek ve görenekleri birbirinden farklı olsa da sonuçta bir ümmettir. Tarih boyunca Müslümanların kurdukları medeniyetler, birçok etnik unsuru bünyesinde sorunsuz olarak barındırmıştır. Özellikle farklı din ve inançlara sahip olan yabancı unsurların bireysel özgürlüklerine saygılı olmuşlar, toplumsal olarak özgürce dinlerinin gereğini sorunsuz bir şekilde yaşamışlarına fırsat tanımışlardır. İslâm, insanlığın ortak değerlerini, ortak menfaatlerini korur ve gözetir. İslâmî bir toplumda imtiyazlı kişi, imtiyazlı aile, imtiyazlı sınıf yoktur. İslâm, herhangi bir özel topluluğun kurtuluşunu değil; bütün bir insanlığın kurtuluşunu sağlamak ister.
Herhangi bir ulusun, zümrenin veya bölgenin çıkarına dayalı olan sistemler, ya da dinler, tüm insanlara hitap edemezler. İçinde yaşadığımız çağda yaşanan büyük sıkıntılar, tüm beşerî ideolojilerin ve düzenlerin ahlâkî başarısızlıklar içerisinde bulunduğunu göstermiştir. Günümüzde artık Batı kültür ve uygarlığına ait bütün kavram ve kuramlar, vazgeçilmez olmaktan çıkmaktadır. Çünkü Batı kültür ve uygarlığına özgü maddi değerler, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmıştır.
“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı…” (Âl-i İmrân 3/103)
Müfessirlere göre “Allah’ın ipi” inden maksat, Kur’an ve İslam’dır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışmak”, hep birlikte İslam dinine inanmayı, onu kabul etmeyi ve gereklerini yerine getirmeyi ifade eder. Hz. Peygamber Kur’an’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir.
NELER YAPILABİLİR?
Bu problemlerin çözümü için birçok öneri sunulabilir. Bunların birincisi, Kur’an’ın insanlığa sunduğu en önemli ilkelerden biri olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin uygulanmasıdır. “Siz en hayırlı ümmetsiniz, iyilikleri emreder, kötülüklerden menedersiniz” ayetinde ifade edildiği üzere, bu prensip ümmet-i Muhammed’in önemli vasıflarından biri olmalıdır. Müslümanların, kurumsal ve bireysel olarak bu ilke doğrultusunda, her türlü imkânı kullanarak yanlışa düşen kardeşlerini uyarmaları, onlara engel olmaya çalışmaları gerekir. Bu kardeşliğin parçalanmasına tepki verilmemesi, “aynı gemide hep beraber batmak.” anlamına gelir. İkinci olarak, hak, adalet ve ihsan toplumu olan ümmet-i Muhammed’in fertleri arasında, aşiret, grup ve kavmiyet taassubunun olamayacağı vurgulanmalıdır. Taassubun her çeşidi gibi grup taassubunun da hem İslâm toplumuna hem de bütün insanlığa zarar verdiği bilinmektedir. Müslümanların, bütün bu problemleri aşmalarının ve daha önce görülen şanlı günlerine dönmelerinin yolu, ümmet kardeşliğini her bakımdan tesis etmelerinden yani birlik-beraberliği her alanda sağlamalarından geçmektedir. Dolayısıyla onların, farklılıklarını değil ortak noktalarını öne çıkarmaları, ümmet çatısı altında birleşmeleri gerekmektedir.

