Selamünaleyküm arkadaşlar. Bu haftaki dersimiz Müddessir Suresi. Müddessir
Suresi inen ilk sureler arasında yer alır. Peygamberimizin insanları uyarma
görevinden, bunu nasıl yapacağından,
Peygamberimize tepki gösterenlerin Sekar cehennemine gidişinden bize bahseder.
Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
(1)Ey örtünüp bürünen (Peygamber!)
Peygamber Efendimiz(sav) Hira mağarasında Allah tarafından gönderilen Cebrail meleğinden ayetleri aldıktan sonra eşi Hz. Hatice’nin yanına gelip “beni örtün” demesi üzerine bu sürenin indiği söylenir. Peygamber Efendimiz(sav) olağanüstü bir hal ile karşı karşıyaydı. Peygamber Efendimizin ruh halini anlamak inanın hiç de zor değil. Rabbimiz burada vahiy sorumluluğunu alan Peygamberimizin ne yapması gerektiğini bize öğretiyor. Ey vahiyle tanışan, artık endişelerine bürünme, kabuğuna çekilip içine kapanma, aktif ol diye nida ile başlıyor. Sureye şiddetli bir emirle başlıyor. Bizler Peygamberimizin ümmeti olduğumuz için o şerefi yüklendiğim için müslüman olduğumuz için bu uyarıyı üstümüze alırız. Sadece kendimize Müslüman değil bu güzelliği de çevresine yayan örnek insan olma yolunda çabalarız. Bu bilgiyi diğer insanlara nasıl ulaştırırım diye çabalarız, her nimetin zekat olduğunu biliriz. En büyük nimet Kur’an’dır, adımız gibi biliriz. Çünkü Kur’an Rabbimizin hidayet rehberidir,Rabbimize ulaştıran tek yol
rehberidir. Bu sebeple bu ayette ki örtüsüne bürünüp kenara çekilenler olmayız.
(2)Kalk da uyar.
Müddessir Suresi’nde geçen “Kum” (Kalk) emri, sıradan bir doğrulma değil; saniyelerin bile kıymetli olduğu, ertelenemez ve kararlı bir şahlanışı ifade eder. Hemen ardından gelen “Enzir” (Uyar) emri ise bu kalkışın amacını belirler. Bu iki ayet, aslında bir bütünün parçalarıdır.
”Müddessir” kavramı; bürünmek, kabuğuna çekilmek ve pasif kalmak anlamına gelirken, ikinci ayet bu kabuğu kırıp hayatın içine karışmayı emreder. Kur’an ile tanışan her mümin, öğrendiği hakikatleri çevresiyle paylaşmak zorundadır. Bu görev sadece camiyle sınırlı değildir; düğünde, nişanda, çarşıda, pazarda ve evde, kısacası hayatın her alanında devam etmelidir. Müslüman sadece “iyi olan” değil, çevresini de güzelleştirmeye çalışan “aktif bir iyi” olmalıdır.
Neden Sadece Kur’an ile Uyarmalıyız?
Rabbimiz, En’am Suresi 92. ayette Kur’an’ı; şehirlerin anası (Mekke) ve çevresindeki tüm insanlığı uyarmak için indirilen mübarek bir kitap olarak tanımlar. İnsanları uyarırken kendi fikirlerimizle değil, ayetlerle hareket etmeliyiz. Çünkü:
En güzel söz Allah’ın sözüdür: Dünyanın tüm alimlerinin ve yazarlarının sözleri bir araya gelse, bir tek ayetin tesiri kadar güçlü olamaz.
Batılın önüne geçer: Eğer biz Kur’an ile uyarmazsak, insanlar uydurulmuş hikayeleri ve batıl inanışları din zannedebilirler.
Bütüncül bir tebliğ: Maide Suresi 67. ayette buyurulduğu gibi; sadece namaz veya oruç değil, “Rabbinden sana indirilenin tamamını” tebliğ etmekle mükellefiz.
Kimler Uyarılmalıdır?
Uyarı görevi dört temel grup için geçerlidir:
Günahta aşırı gidip tehlikede olanlar.
Gerçeklerden haberi olmayanlar.
Bilmesine rağmen habersizmiş gibi duyarsız yaşayanlar.
Bilenlere hatırlatmak, hatırlayanların ise bu bilgiyi hatırda tutmasını sağlamak için.
Uyarıda Üslup: (Yumuşak Dil)
Tebliğ yaparken dikkat edilmesi gereken en kritik nokta üsluptur. Nahl Suresi 125. ayet, yol haritamızı net bir şekilde çizer: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.”
Bağırıp çağırarak, insanları aşağılayarak veya bilgisizlikle suçlayarak yapılan bir çağrı, İslam’a değil ancak dinden nefrete hizmet eder. Karşınızdaki kişi çok katı olsa bile çözüm değişmez. Taha Suresi 43. ayeti unutmamalıyız: Rabbimiz, Hz. Musa’yı azgınlıkta sınır tanımayan Firavun’a gönderirken bile “Ona yumuşak söz söyleyin” buyurmuştur. Çevremizdeki hiç kimse Firavun’dan daha kötü olamayacağına göre, bizim de sertleşmeye bahanemiz yoktur.
Sonuç olarak: Kur’an bize ulaştıysa, artık bir sorumluluğumuz var demektir. Önce ayetleri kendimiz öğrenip hayatımıza uygulamalı, sonra da bu onurlu yükü kuşanarak insanları tatlı dille, güzellikle ve sadece Allah’ın ayetleriyle hakikate davet etmeliyiz. Çünkü uyarmanın yolu, önce ayağa kalkmaktan geçer.
(3)Rabbini yücelt.
”Kebir” ve “Kübra” kelimeleri “büyük” anlamına gelir. Müddessir Suresi’nde Rabbimiz, Peygamber Efendimiz nezdinde bizlere “Rabbini tekbir et (yücelt)!” buyurur. Peki, zaten en büyük olan Allah’ı biz nasıl yüceltebiliriz?
Sözde Değil, Özde Büyüklemek
Önceki ayetlerle birleştirdiğimizde tablo netleşir: Örtüne bürünüp kenara çekilmeyi bırakıp, ayetlerle hem kendini hem çevreni uyarmaya başladığında; işte o zaman Rabbini gerçekten büyüklemiş olursun. Tekbir, sadece dille “Allahuekber” demek değildir. Bütün peygamberlerin Hûd, Şuara ve Alâ surelerinde haykırdığı gibi: “Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilahınız yoktur!” hakikatini hayatın merkezine taşımaktır.
Hayatın Her Alanında Allah’ı Söz Sahibi Kılmak
Rabbimizi büyüklemek, O’nun emirlerini uygulayarak ve duyurarak, hayatın her alanında O’nu “tek otorite” kabul etmektir. Bu, şu teslimiyeti gerektirir:
Malda ve Canda: “Bu mal da bu can da senindir Allah’ım! Ver dedin veriyorum, yoluna kurban et dedin ediyorum.” diyebilmektir.
Kararlarda: Kılık kıyafetten kazanç yollarına, harcamalardan sosyal ilişkilere kadar her konuda “başkaları ne der” diye değil, “Allah ne der” diye hareket etmektir.
Önceliklerde: Sırf anne, baba, arkadaş veya çevre istiyor diye değil; Allah istediği için adım atmak, tüm hayatı O’nun rızasına göre dizayn etmektir.
Her An Allah ile Olmak
Âl-i İmrân Suresi 191. ayette gerçek müminler şöyle tarif edilir: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.”
Buradaki “anmak”, sadece tespih tanelerini çevirmekten ibaret değildir. Bu, her harekette Allah’ın yüceliğini hissetmek, her adımda O’nun sınırlarını gözetmektir. Gerçek zikir; camide, evde, iş yerinde, kısacası her nefeste Allah’ın emirlerini hatırlamak ve O’nu her şeyden üstün tutarak yaşamaktır.
(4)Nefsini arındır.
”Buradaki ‘elbiseni temizle’ ifadesinden maksat; insanlara vahyi, yani ayetleri ulaştırırken sergilenen duruş üzerinden bize bir mesaj vermektir.
Bu ayeti daha iyi anlamak için Şura Suresi 52. ayete bakalım. Rabbimiz şöyle buyuruyor: ‘İşte sana böylece kendi emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; velakin biz onu bir nur kıldık.’
Şimdi bu ayete göre, Peygamber Efendimiz imansız mıydı? Hayır, o zaten iman ediyordu; Hanif dinine bağlıydı ve hiçbir zaman Allah’a şirk koşmadı. Peki, Peygamber Efendimiz ne zaman kemale erdi? Maide Suresi 3. ayette belirtildiği gibi Kur’an’la kemale erdi. Bizlerin imanı da ancak Kur’an ile kemal bulacak, Kur’an’ın içindekileri yaşamakla olgunlaşacaktır.
Ayet, ‘Elbiseni temizle’ diyordu ya; bizler de elbisemizi ancak Kur’an’a uyarak temizleyebiliriz, başka türlü değil. Zaten Kur’an’sız bir iman işe yaramaz arkadaşlar. Enam Suresi 158. ayet bu durumu şöyle açıklar: ‘Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz.’
Bakın ne diyor: ‘İmanında bir hayır kazanmamış kimse.’ Peki, insan bu hayrı nasıl kazanacak? Tabii ki Kur’an’daki emirlerden hangisi uygunsa onu yaparak. Eğer yapılan iş Kur’an’a uygun değilse, o nasıl bir ‘hayır’ olabilir ki? Ahmet’e, Mehmet’e, Ayşe’ye ya da Fatma’ya göre mi hayır? Hayır; Allah’ın ölçüsüne göre bir hayır kazanması gerekiyor.
Onun için Kur’an’sız bir iman bir işe yaramıyor arkadaşlar. Çünkü ne yaptığını, yaptığının Allah’ın emirlerine uygun olup olmadığını bilmiyorsun. Sadece ‘iman ettim’ deyip de bu kitabı okumazsak ve hayatımıza uygulamazsak olmaz; elbiselerimizi temizlemiş olmayız.”
(5)Şirkten uzak dur.
Tevbe Suresi 28. ayete bakalım; Rabbimiz burada, ‘Ey iman edenler!’ diyerek bizlere sesleniyor. Eğer iman ettiysek, ‘Müşrikler bir pisliktir’ ifadesine dikkat etmeliyiz. Demek ki Allah’a ortak koşmak, Allah’ın özelliklerini başkalarına vermek bir ‘pislik’ oluyor.
Böyle olmamak için ne yapacağız? Yunus Suresi 100. ayette buyurulduğu gibi aklını kullananlardan olacağız arkadaşlar. Rabbimiz, ‘akıllarını güzel kullanmayanları pislik içerisinde bırakırım’ diyor. İnsan aklını kullanmalı ki bütün manevi pislikleri terk edebilsin, Allah’a ortaklar koşmasın ve doğru inancı seçebilsin.
Sonuçta bir toplumun içinde doğuyoruz, öyle değil mi? Toplumun bize öğrettikleri var; fakat bu öğrendiklerimizin hangisi doğru, hangisi yanlış bilemeyiz. Bunu ancak Kur’an ile ayıklayabiliriz. Bir masanın üstünü temizlemeden üzerine yeni bir şey koyamazsınız; önce temizlemeniz gerekir. İşte bizim de ayetleri görerek zihnimizin masasını temizlememiz gerekiyor.
Peki, bunu nasıl yaparız? Kur’an’ı laf olsun diye değil, gerçekten anlayarak okuyarak ve hayatımıza uygulayarak, Rabbimizi yücelterek yaparız. Alak Suresi 1. ayette Rabbimiz boşuna ‘Yaradan Rabbinin adıyla oku’ demedi. Her şeyi Rabbimizin adıyla okuyacağız. Çocuğumuzu severken de çarşıya giderken de her bakışımızda ve her işimizde Rabbimizin isteğine uygun davranacağız. İşte bunu Kur’an’a göre yaptığımızda, o manevi pislikleri terk etmiş oluruz.
(6)İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma.
Başa kakmak; karşı taraftan bir çıkar, bir menfaat beklemek demektir. İnsanlara hangi iyiliği yaparsanız yapın, karşılığında hangi nankörlüğü görürseniz görün, sakın başa kakmayın. Daha iyisini beklediğiniz için iyilikte bulunmayın; sadece Allah rızası için, O’nu hoşnut etmek için yapın.
Tıpkı Hz. Musa gibi… Taha Suresi 84. ayette Musa Peygamber şöyle der: ‘Onlar benim izim üzerindeler; ben sana acele ettim ki Rabbim, sen hoşnut olasın.’ Karşımızda sadece Rabbi razı olsun diye çabalayan, her hareketini O’nun için yapan bir peygamber var. Bizler de bir iyilik yaptığımızda karşılık beklemeyelim. Yaptığını çok görerek başa kakarsan ve karşılık beklersen, bu dini kimseye anlatamazsın. Eğer para bekliyorsan parası olmayana, saygı bekliyorsan saygısızlık yapana, ikram bekliyorsan ikram etmeyene bu Kur’an’ı ulaştıramazsın; onlara iyilik yapamazsın.
Bütün peygamberler yaptıkları uyarılara karşı hiçbir ücret ve karşılık istemediler, asla başa kakmadılar. Bakalım Şuara Suresi 108-109. ayetlere; hepsi şunu dediler: ‘Gelin Allah’tan korkun, bana itaat edin. Buna karşı ben sizden bir mükafat da istemiyorum; benim mükafatım ancak alemlerin Rabbine aittir.’ Vahiy o kadar değerlidir ki, bir harfinin bile karşılığının dünyalıkla ödenemeyeceğini biliyorlardı. Bizler de öyle demeliyiz; çünkü Allah’ın sözünün değerini ancak Allah bilir ve karşılığını ancak O verebilir.
Hz. Ali’nin o meşhur sözünü hatırlayalım: ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’ Burada Hz. Ali’nin derdi köle olmak değil, öğretilen harfin değerini ve kıymetini bildirmektir. Biz de Kur’an’ın değerini bilelim; bu Kur’an’ı ve yaptığımız iyilikleri basit bir bedele satmayalım. Tevbe Suresi 9. ayette Rabbimiz ne diyor: ‘Allah’ın ayetlerini az bir bedele sattılar da Allah yolundan alıkoydular.’ Bunlardan olmak istemeyiz, değil mi? Öyleyse ne dini öğretirken ne de bir iyilik yaparken karşılık beklemeyelim; Allah’ın ayetlerini satanlardan olmayalım.
Kur’an’da bu uyarıyı içeren o kadar çok ayet var ki… Keşke anlamını biraz okusaydık, bu ayetlerle hep karşılaşırdık. Belki karşılık beklemekten o zaman vazgeçerdik. Ama maalesef sadece tecvide ve yüzünden okumaya odaklandık; anlamına dikkat etmedik. Eğer okuyup bilseydik, bu işlerden asla ücret alınmaması gerektiğini kendi gözlerimizle görürdük. Lütfen bunlara dikkat edelim; yaptığı iyiliği başa kakanlardan olmayalım.
(7)Rabbinin rızasına ermek için sabret.
Rabbin için sabret” (Müddessir, 7) ifadesini, ayetteki kelime dizilişi gereği “yalnızca Rabbin için sabret” şeklinde anlamalıyız. Arapça dil yapısında öne alınan vurgu, Türkçedeki fiile yakınlaştırma mantığıyla benzer bir anlam katar; yani buradaki sabrın muhatabı ve tek sebebi Allah’tır.
Başa Kakmamak İçin Sabır
Yaptığımız iyilikleri başa kakmamak için de ciddi bir sabır gerekir. İyilik yaptığınız bazı insanlar sizi o kadar zorlar, size o kadar kötülük yapar ki; o noktada yine de başa kakmamak, “Rabbinin hatırı için” sabretmek gerekir. Kur’an ile tanışan, ayetlerin sorumluluğunu omuzlayan kişiler, aslında kötülük çarklarının dönmesine engel olanlardır. Kötüler bu durumdan rahatsız oldukları için size mutlaka düşmanlık besleyeceklerdir.
Rabbimiz “Kalk ve uyar!” dediğinde, bu çağrıya uyup anlatmaya başladığınızda kötü insanların hedefi olursunuz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz ayetleri tebliğ etmeden önce toplumda “el-Emin” (güvenilir) olarak biliniyor, herkes tarafından seviliyordu. Öyle ki Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasında hakem tayin edilmişti. Peki, ne oldu da O’nu öldürmek istediler, suikastlar kurdular ve Kalem Suresi’nde anlatıldığı gibi “gözleriyle devirmek” istediler? Tek sebep; kalkıp uyarmaya başlaması ve Allah’ın ayetlerini anlatmasıydı.
Sabr-ı Cemil: Güzel Bir Sabır
Efendimiz bu tepkilerle karşılaşınca Rabbimiz ona Müzemmil Suresi 10. ayette yolu gösterdi: “Başkalarının diyeceklerine sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.” Peygamberimiz de tam olarak bunu yaptı; yani “Sabr-ı Cemil” (güzel sabır) gösterdi. Bunun en somut örneği Taif dönüşüdür. Ayakları kan içinde kalacak kadar taşlanmasına rağmen, “Rabbim, onlar bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı” diyerek beddua yerine merhametle sabretmiştir.
Hz. Yakup da benzer bir duruşu Hz. Yusuf’un kayboluşunda sergilemişti. Oğulları, yalandan kanlı bir gömlek getirip onu kandırmaya çalıştıklarında şöyle demişti:
”Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen güzel bir sabırdır (Sabrun Cemîl). Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınacak tek yer ancak Allah’tır.” (Yusuf, 18)
Güzel Sabır Nasıl Olur?
Müzemmil Suresi 11. ayette bu sabrın anahtarı verilir: “O yalanlayan refah sahiplerini bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.” Demek ki güzel sabır; hakarete hakaretle karşılık vermek değil, o kişileri Allah’a havale etmek, onlara süre tanımak ve Allah’ı vekil tutmaktır.
(8-9) Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.
Bizler hesap sorucu olmayacağız arkadaşlar; hesabı Rabbimize bırakacağız. Çünkü sura üflenecek bir Kıyamet günü, yani asıl hesap günü var. Sabretmek, biraz da hesap sorma yetkisini Allah’a bırakabilmektir. Bizim vazifemiz tebliğ etmek, hakkı anlatmaktır; hesap sormak ise yalnızca Allah’a aittir. Müddessir Suresi’nde Rabbimizin “Kalk ve uyar!” emrinden hemen sonra bu uyarının gelmesi, bize bu sorumluluk sınırını hatırlatmaktadır.
Sura Üfürüldüğü O Zorlu Gün
Ayetlerde sura üfürüldüğü o günün ne kadar dehşetli olduğunu dehşetle okuyoruz. Hac Suresi 2. ayette tasvir edildiği gibi; o gün emzikli kadın çocuğunu unutup bırakır, hamile kadınlar korkudan yüklerini düşürür. Öyle sarsıcı bir gündür ki çocukların saçları korkudan bembeyaz kesilir.
Gökyüzünün erimiş maden gibi kaynadığı, denizlerin tutuştuğu o sahneleri Kur’an bize açıkça tasvir ediyor. Rabbimiz o gün için “Çok zorlu bir gündür” buyuruyor. Peki, bu gün kimin için zordur? Elbette hakikati görmezden gelenler, yani kafirler için… Bizlere düşen, o günün dehşetinden Allah’a sığınarak, dünyadaki imtihanlara karşı O’nun rızası için sabır göstermektir.
(10)Kâfirler için hiç kolay değildir.
Sura üfürüldüğü o dehşetli gün, kafirler için hiç kolay olmayacaktır. Ancak buradaki “kafir” kelimesini günlük dilde kullandığımız dar kalıplarla düşünmemek gerekir. Kur’an-ı Kerim’in kastettiği kafir; hakikatin üstünü örten, doğruları görmezden gelen, ayetleri hayatına uygulamaya tenezzül bile etmeyen kişidir.
Rabbimiz bize net emirler veriyor: “Uyar, öğren, harekete geç, Rabbini yücelt, yaptığın iyiliği başa kakma ve sadece Rabbin için sabret!” Eğer bir insan bu hakikatleri bildiği halde sırtını dönüyorsa, işte o zaman bu ağır tablonun muhatabı oluyor. Gördüğünüz gibi, ayetler meseleyi hiç yumuşatmadan, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Kur’an’ın Caydırıcı ve Sarsıcı Üslubu
Peki, Rabbimiz niçin bu kadar sert ve vurgulu bir dil kullanıyor? Çünkü O, caydırıcı bir üslup tercih ediyor. Dikkat ederseniz, henüz yaşanmamış olan gelecek zaman olaylarını (Kıyameti, sura üfürülüşünü, Cennet ve Cehennemi) sanki şu an yaşanıyormuş gibi, geçmiş zaman kipiyle anlatıyor.
Sura henüz üfürülmedi, Kıyamet henüz kopmadı; ama Rabbimiz bu sahneleri yaşanmış gibi anlatarak bizleri uyarıyor. Neden mi?
İnsanlar iyiliğe koşsun diye,
Ölümden ve sonrasından ders alsınlar diye,
”Bu sahneyi mutlaka yaşayacaksınız, vaktiniz varken kendinizi toparlayın” demek için…

