Selamünaleyküm arkadaşlar,
Bu dersimizde Müzzemmil suresini öğreneceğiz. Bu mübarek sure; bizlere gece vaktinde kalkıp ibadet etmenin manevi öneminden, Kur’an-ı Kerim’i acele etmeden, tane tane ve üzerine düşünerek okumamız gerektiğinden bahseder. Aynı zamanda karşılaşılan zorluklara ve kötülüklere karşı sabırla direnmenin kıymetini bizlere öğretir.
Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim.
1) Ey örtünüp bürünen (Peygamber)!
Rabbimiz sesleniyor… Peki, “Müzzemmil” ne demek? Müzzemmil; örtüsüne bürünen, örtünen demektir. Bu surenin indiği zamanlar, Peygamber Efendimize vahiylerin gelmeye başladığı o ilk dönemlerdi.
Efendimiz (s.a.v.), hayatında o güne kadar hiç yaşamadığı, bambaşka bir sürece giriyordu. Peygamberlik görevi ve sorumluluğu kolay bir yük değildi. Düşünsenize; yeni bir yere gittiğimizde, yeni bir okula başladığımızda ya da ilk defa bir yere misafir olduğumuzda nasıl hissederiz? Önce bir şaşkınlık yaşarız değil mi? “Ne yapacağım?” şaşkınlığı olur üzerimizde. İşte Peygamber Efendimiz de böylesine büyük ve yeni bir görev ile karşı karşıyaydı.
Ayrıca ayetleri çevresindekilere anlatmaya başladığında karşılaşacağı zorluklar, alaylar ve “Ya inanmazlarsa?” düşüncesi de vardı. Kolay mıydı? Bir düşünsenize; bir göreviniz var ve oradaki insanların yaşam tarzına tamamen ters gelen bir hayat kitabını onlara ulaştırmanız gerekiyor. O toplum ki; adaleti, merhameti, doğruluğu ve yardımlaşmayı bir kenara itmiş; zenginliği, makamı, sahte saygınlığı ve kibri baş tacı etmişti. Şimdi bu insanlara gelip Allah’a ortak koşmamayı, iyiliği, güzelliği ve yardımlaşmayı anlatmak hiç de kolay değildi.
İşte Peygamber Efendimiz ne yapacağını, nasıl yapacağını ve nereden başlayacağını bilemediği, adeta içine kapandığı bir süreçte Rabbinden o emirler geliyordu: “Ey örtüsüne bürünen! Kalk!” Tabii ki bu emirler, Peygamber Efendimiz nezdinde aslında hepimize geliyor: “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve görevini kuşan!”
(2-3) Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt.
Peki, buradaki “kalkış” nasıl bir kalkıştır? Hani annemiz sabahları “Kalk yavrum,” dediğinde; biz “İki dakika daha uyuyayım,” diyerek uykuyu içimize çekeriz ya… İşte bu, öyle bir kalkış değil! Nefes bile almadan, kararlı ve şiddetli bir kalkış; yani “hemen” ayağa fırlamak…
Zaten dikkat edin, sabah namazına dirayetle kalkanların tekniği tam olarak budur: Alarm sesini duyar duymaz anında kalkmak! Aksi takdirde o “iki dakikacık” uykular bir anda büyür ve bir bakmışsınız ki vakit geçivermiş. Bu yüzden ayette geçen “Kum!” (Kalk!) ifadesini hiç unutmayalım. Gece kalkmak istiyorsan “kum” yapmalısın; yani nazlanmadan, anında harekete geçmelisin.
Surede belirtilen gece kalkışının zamanı ise; gecenin yarısı, biraz öncesi veya biraz sonrası olabilir. Bu vakitler insanın durumuna, yorgunluğuna veya mazeretlerine göre değişebilir. Peki, Rabbimiz neden özellikle gece kalkmamızı emrediyor? İşte şimdi Rabbimiz bunun sebebini açıklayacak…
(4)Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.
Burada “Tertil” kelimesi geçiyor. Peki, nedir tertil? Tertil; tane tane, yavaş yavaş, üzerinde düşünerek ve güzel bir şekilde bir araya getirmektir; bir şeyin tertipli ve düzgün olmasıdır. Biz bu kelimeyi Türkçemizde “tertip” olarak da görüyoruz. Bir metnin üzerinde dura dura, her kelimeyi zihnimizde tartarak okuyup anlamaktır.
İsra Suresi 106. ayete bakalım: “Biz onu, insanlara dura dura okuyasın diye ayet ayet ayırdığımız bir Kur’an olarak indirdik ve onu parça parça (tenzil suretiyle) indirdik.”
Rabbimiz burada “dura dura, yavaş yavaş oku” buyuruyor. Neden? Çünkü insan zihni, hızla okunan bir şeyden tam manasıyla öğrenme gerçekleştiremez; o bilginin üzerinde derinlemesine düşünemez. Şöyle bir kıyas yapalım: Koşarak mı yoksa yürüyerek mi çevreyi daha iyi inceleyebilirsiniz? Elbette yürüyerek… Koştuğunuzda detayları kaçırırsınız. Kur’an okunuşu da kitabımızda “ağır ağır ve anlayarak okumak” şeklinde tarif edilir.
Kur’an’dan sonra yazılan bazı kaynaklara baktığımızda karşımıza tecvidli okuma kuralı çıkar. Ancak Kur’an’ın hiçbir yerinde doğrudan bu tarz bir okuma teknik ve şekline dair bir gönderme yoktur. Ne yazık ki bu durum, zamanla tertil ile okumayı yani yavaş yavaş anlayarak okumayı gölgelemeye başlamıştır. Günümüzde tecvidli okuma çok parlatılmakta, asıl amaç olan “anlama”dan daha fazla itibar görmektedir.
Peki neden anlayarak okuma değil de sadece teknik bir ses sanatı olan tecvid ön planda? Çünkü bu işten maddi kazanç sağlayanlar var. Öte yandan düşünmeye önem vermeyen, okuduğunu hayatına uygulamak istemeyen bir kitle de buna eklenince sonuç bu oluyor. Halbuki manasını anlasaydık, o uyarı ve müjde içeren ayetleri gönlümüzde hissetseydik daha iyi olmaz mıydı? Kur’an sadece ağızdan çıkan bir ses değil, gönle inen bir nur olmalıdır.
Unutmayın; üzerinde düşünülmeyen bir Kur’an, gönlümüze inmez ve hayatımıza yansımaz. O zaman kitabımız, duvarlara asılı kalarak “öksüz” bırakılmış olur.
Hayatı Kur’an ile Düzenlemek
Rabbimiz “Kur’an’ı anlayarak oku” demesine rağmen; “Ben sadece sesleri güzel çıkarmaya, tecvide bakarım; Bakara, Ali İmran, Müddessir veya Müzemmil surelerinin anlamıyla ilgilenmem, keyfimi kaçırma” diyorsanız şu ayete dikkat edin:
Enam Suresi 162. ayet: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
Kur’an’ın emirlerinden haberiniz bile olmadan “hayatım ve ölümüm Allah içindir” diyebilir misiniz? Bunu layığıyla söyleyebilmek için Kur’an’ı tertil üzere, yani anlayarak okumak gerekir. Anlayarak okumak; ne dendiğini kavramak, denilenleri uygulamak ve Allah’ın hükümlerini hayata hâkim kılmak için okumaktır. “Ben sana muhtacım Rabbim, yolumu sensiz bulamıyorum” diyerek, çareyi Kur’an’da görerek okumaktır.
Gecenin Aydınlığı: Tefekkür
Kur’an’ı sadece hızlıca hatmetmeye veya sadece sese odaklanmaya çalışırsanız, sayfaları kapattığınızda aklınızda tek bir ayet bile kalmaz. O zaman nasıl hayatınıza uygulayacaksınız?
Örtülerimize bürünüp yatıp kalmayacağız. Geceleyin kalkacağız; kitabımızı yavaş yavaş, ağır ağır ve anlayarak okuyacağız. Peygamber Efendimiz’in ümmeti adına korktuğu üç husus vardı: Tembellik, şişmanlık ve uyku.
Zariyat Suresi 17. ayette gerçek Müslümanların özelliği şöyle anlatılır:
”Onlar geceleri pek az uyurlardı ve seher vakitlerinde tövbe ederlerdi.”
Bu insanlar “Oku!” emrini hayatlarına uygulayan, bilmekle bilmemenin bir olmadığını idrak eden kişilerdir. Zümer Suresi 9. ayette buyurulduğu gibi:
”…De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alıp hakkıyla düşünür.”
Gece kalkıp Kur’an üzerine düşünenler, ilme talip olanlardır. Bizler de onlar gibi olmak istiyorsak, geceyi Kur’an’ın rehberliğinde, tertil üzere okuyarak ihya etmeliyiz.
(5)Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.
Metinde geçen “sekil” kelimesi, lügatte “ağır” demektir; bir şeyin tartıda veya ölçüde ağır çekmesidir. Bu ağırlık karşımıza hem maddi hem de manevi anlamda çıkabilir. Peki, Kur’an ağır bir kitap mıdır?
Eğer bu soruyu sorarsanız, cevabım şu olur: Bu, tamamen kişiden kişiye değişir. Allah’ın emirlerine gönülden inanan bir kişi için Kur’an; şifadır, hidayettir, rahmettir ve iç ferahlığıdır. Bu konudaki delilim Yunus Suresi 57. ayettir:
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminler için de bir hidayet rehberi ve rahmet gelmiştir.”
Gönüllerdeki dertlere şifa olan bu kitap, müminler için bir huzur kaynağıdır. Ancak Allah’a tam manasıyla inanmayanlara veya hesabını veremeyeceği bir hayat yaşayan “sözde” Müslümanlara Kur’an ağır gelir.
Kur’an Neden Bazılarına Ağır Gelir?
Nasıl ağır gelmesin ki? Kişi Kur’an’a bakıyor, Nisa Suresi 36. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sahip olduğunuz ellere iyilik edin.”
Kur’an bunu emrediyor ama o kişi iyilik yapmak istemiyor; herkesle kavga ve mücadele halinde. Kimseye iyilik yapmaya niyeti yoksa, bu ayeti okumak ona elbette ağır gelecektir.
Sonra Nahl Suresi 90. ayete bakıyor:
“Şüphesiz Allah; adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.”
Bu kişi adaletli değilse, her adımda bir haksızlık yapıyorsa, ne yapsa kötülük peşindeyse bu ayeti sevebilir mi? Elbette sevmez, ayet ona ağır gelir.
Ardından Nisa Suresi 103. ayeti okuyor:
”…Namaz, müminler üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.”
Kişi namaz kılmak istemiyor, ibadet etmek zoruna gidiyorsa Kur’an ona ağır bir yük gibi gelir. Mü’minûn Suresi 8. ayette ise şöyle buyurulur:
”O müminler ki emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.”
Rabbimiz “sözünde dur, emanete sahip çık” diyor. Eğer karşıdaki kişi sözünün eri değilse, Kur’an’ın bu emirleri ona ağır gelecektir. İşte bunun gibi; Kur’an’ın emirleri sorumluluktan kaçanlara ağır gelirken, hakiki Müslümana asla ağır gelmez.
Kur’an Anlaşılması Zor Bir Kitap mıdır?
Eğer Kur’an’ın emirleri değil de anlaşılması “ağır” diyorsanız, şunu bilmelisiniz: Açıklayıcı olduğu bizzat Allah tarafından beyan edilen bir kitap, ağır (anlaşılmaz) olamaz. Duhan Suresi 2. ayette Rabbimiz şöyle yemin eder:
“Vel-kitabil-mübin! (Andolsun o apaçık, açıklayıcı kitaba!)”
Eğer hâlâ “Bu ağır bir kitap, ben anlamıyorum” diyorsan; binlerce örnek de gösterilse Kur’an’ı anlamamakta direnenlere karşı şu ayeti hatırlatır ve susarım.
Kamer Suresi 17. ayet: “Yemin olsun ki biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat hani nerede düşünüp öğüt alan?”
(6)Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.
Kur’an’ı öğrenmek için uykudan uyanıp kalkmak neden şarttır? Neden burada “kalk” diyor ve bir uyuma emri var?
Çünkü arkadaşlar, uykunun zihni tazeleyen bir özelliği vardır. Beynimiz kısa bir uyku ile dinlenir ve temizlenir; bu da bizim anlama kabiliyetimizi kolaylaştırır. İlk başta o tatlı uykuyu bölmek biraz zor gelebilir ama ayetlerin tesiri ve kavranması bakımından bu vakitler çok önemlidir. Bizler Kur’an’ı anlamak ve kavramak istiyorsak —ki buna mecburuz, aksi takdirde Müslümanlığı hakkıyla yaşamamız mümkün değildir— o halde gece kalkıp kitabımızı anlamaya çalışacağız.
Peygamberimizin Sünneti ve Gece Adabı
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne yapardı? Yatsı namazından sonra hemen yatardı. Bizler de yatsıdan sonra vakit kaybetmeden istirahate çekilmeliyiz. “Dizim vardı, gezmem vardı” gibi bahanelere sığınmayacağız. En önemlisi de, gece ibadet ve tefekkür için kalkmak üzere niyet ederek yatacağız.
Asıl derdimiz Kur’an’ı anlamak, asıl niyetimiz Kur’an ile yol bulmak olmalı. Gecelerimiz eğlence zamanı değil, Allah ile diyalog kurma zamanı olmalıdır. Gece sessizdir, dinginlik doludur. Öyleyse ne yapalım? O eşsiz sessizliği, dikkat dağınıklığının olmadığı o kıymetli zamanı en güzel şekilde değerlendirelim.
(7)Çünkü gündüzün sana uzun bir meşguliyet vardır.
Bedenin ve zihnin yorulması, derinlemesine düşünmeye engeldir arkadaşlar. Bu sebeple geceleyin kalkıp Kur’an’ımızı tane tane, yavaş yavaş ve anlayarak okuruz.
Peki, bunu neden gündüz değil de gece yapmayı tercih ederiz? Çünkü gündüz hepimizin bitmek bilmeyen işleri vardır. Okulumuz, iş yerimiz, dükkanımız; aracın muayenesi, ödenmesi gereken faturalar, çocuğun beslenme çantası, ev temizliği veya yemek telaşı… Telefonlar çalar, randevularımız vardır; beklediklerimiz ya da bizi bekleyenler… Dertlerimiz, sevinçlerimiz, geçim sıkıntımız ve bitmeyen sorunlarımız vardır, değil mi?
Tam bir şeye odaklanmaya çalışırsınız; ya kapı çalar ya müşteri gelir ya da çocuk ağlamaya başlar. İşte tüm bu koşturmaca içinde gündüz vakti Kur’an’ı anlamaya çalışsak bile zihnimiz ister istemez acele eder. Zihin acele ettiğinde ise tam manasıyla kavrayamaz.
Onun için Kur’an’ı geceleyin okuyacağız. Çünkü gecenin o sessizliğinde ve dinginliğinde acele etmeye gerek yoktur.
(8)Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel.
Eğer biz bu ayeti tek başına ele alır; öncesindeki ve sonrasındaki ayetlere bakmazsak ne olur? Sosyal görevlerini aksatan, sadece tespih çeken ve Kur’an okuyan ama hayatın içinde başka hiçbir sorumluluk almayan bir insan haline geliriz arkadaşlar.
Oysa bu anlatılanlar gece vakti için geçerlidir. Normal şartlarda sosyal görevlerimizi asla aksatmayacağız; gece Kur’an okurken ise sadece ayetlere odaklanacağız.
Gece kalktık, Rabbimizin ismini zikrettik; peki bunun uygulamasını nerede yapacağız? Elbette hayatın her alanında! Rabbimizin adını sadece yemeğin başına otururken, eve girerken veya para saymaya başlarken anmayacağız. Sadece dükkanın kapısını kilitlerken, bir ampulü takıp sökerken, gemi batarken, uçak sallanınca ya da sadece hastalanıp anne babamızı kaybedince hatırlamayacağız. Onu sürekli anacak ve her anımızda zikredeceğiz.
Peki, bu süreklilik nasıl olur? Örneğin dürüst insanlar olacağız, adaletli davranacağız ve faizden uzak duracağız. İşte o zaman Rabbimizin ismini gerçekten zikretmiş oluruz arkadaşlar.
Peki, bu zikretme işini neden ve kime yöneleceğiz yapacağız? Ayetin devamı bize cevabı veriyor:
”Çünkü O, doğunun da batının da Rabbidir.”
(9)O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise O’nu vekil edin.
Buradaki “doğu ve batı” kelimeleri sadece mekan olarak her yer manasına gelmez. Bağlama, yani önceki ve sonraki ayetlere baktığımızda Rabbimizin zamandan bahsettiğini görürüz. Geceden, uyumaktan ve kalkmaktan bahsettiği için burada gün doğumu ve batışı, yani başlangıç ve bitişin Rabbi kastedilmektedir. O; doğuların, başlangıçların, batıların ve bitişlerin; kısacası tüm zamanın Rabbidir. Rabbimiz, “Bütün zamanlarda ve bütün işlerde benim kurallarıma uyarak beni vekil edin,” buyuruyor.
”Vekil edinmek” kavramını bir örnekle açıklayalım: Mahkeme huzurunda kendimizi savunamayacağımızdan endişe duyduğumuzda ne yaparız? Bir avukat tutarız, değil mi? “Avukat bizi daha iyi savunur,” der ve ona vekalet veririz. Ya da antika bir halı almak istiyoruz ama bilgimiz yok; birilerinin bizi kandırmasından korktuğumuz için işin ehli birine, “Benim adıma bu halıyı sen alıver,” diyerek vekalet veririz.
İşte aynı bu örneklerdeki gibi; hayat programımız adına aldığı kararlara sonuna kadar güvenebileceğimiz, bizi bizden daha iyi tanıyan tek bir varlık vardır: Rabbimiz. O, bilginin kaynağıdır; bizim için en uygun, en faydalı ve en güzel kararları alandır. Bu yüzden, hayatımızı düzenlemesi konusunda vekaletimizi O’na veriyoruz:
”Ya Rabbi! Beni yaratan, sahibim olan ve beni en iyi tanıyan sensin. Nasıl mutlu ve huzurlu olacağımı, hayatımı nasıl dengede tutacağımı en iyi sen bilirsin. Bu yüzden vekaletimi sana veriyorum. Hayatım hakkında ne karar alırsan, ben onları aynen uygulayacağım.”
Madem “Vekaletimi sana verdim,” diyoruz; o halde vekalet veren ile vekil tayin edilen arasında sürekli bir diyalog olmalı, değil mi? Ama biz ne yaptık? “Hasbünallahu ve ni’mel vekil” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) dedik; sonra da O’nun kelamından, O’nun sözlerinden uzaklaştık.
Rabbimiz bizim adımıza aldığı kararları bu kitapta, Kur’an’da bildirmiştir. Ne gariptir ki biz bu kitapla yeterince ilgilenmiyoruz. Eğer Allah’ı her zamanın ve her işin Rabbi bilir, sadece O’nu hesaba katar ve O’nun istediği hayatı yaşarsak; her şeyin hatırını O’nun rızası için ayaklarımızın altına alabilirsek, bilelim ki Allah bizim her şeyimize vekildir.
Bilesiniz ki arkamızda ve önümüzde Allah vardır. Dayanacağımız ve güveneceğimiz tek güç O’dur. Bizi herkese ve her şeye karşı koruyacak, bize yol gösterecek olan Allah’tır. Tarih boyunca dostlarını düşmanlarına karşı nasıl koruyup Galip getirmişse, bizi de öyle koruyacaktır. Bu konuda en küçük bir şüpheniz olmasın arkadaşlar. Nisa Suresi 45. ayet bu konudaki delilimizdir:
“Düşmanlarınızı Allah çok daha iyi bilir. Veli (gerçek dost) olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.”
Biz yeter ki Allah’ı gerçek manada vekil edinelim. Peki bunu nasıl yapacağız? Elbette Kur’an’ımızı okuyup anlayarak… Aksi takdirde vekalet verenle vekil edilen arasında bağ kopar ve o vekillik kağıt üzerinde kalır.
Geceleyin kalktın, Kur’an’ı ağır ağır ve anlayarak okudun. Tüm dikkatini vererek okuduğun bu hakikatler gündüzüne de yansımaya başladı. Rabbini zikretmeye, O’nun kurallarına uyarak yaşamaya ve her işinde O’nu vekil edinmeye başladın. İşte tam bu noktada, çevrenden tepkiler gelmeye başlayacaktır…
(10)Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl.
Az önceki emirleri yerine getirmesine getiririz de galiba en zor olanı bu: Sabır. Sabır, bazen insanı gerçekten zorluyor; nefsinle bu emir arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyorsun. Bazen nefsin ağır basıyor ama biz, elimizden geldiği kadar bu emri yerine getirmeye çalışalım.
Rabbini zikretmeye, O’nun ayetlerini gündemine almaya ve hayatına uygulamaya başladığında; O’nun senin adına belirlediği hayat programını seçip yaşamaya karar verdiğinde, yani Rabbini Vekil kabul ettiğinde bak sana neler neler diyecekler…
Başta şunu söyleyecekler: “Bu gidişle müdür olamaz, mal mülk sahibi olamaz.” Kimisi “Bu deli,” kimisi “Üşütmüş,” kimisi de “Bundan adam olmaz, bu zengin olamaz” diyecek. Ne derlerse desinler, sen hiç aldırış etme. Bakalım Peygamber Efendimize neler dediler?
Kalem Suresi 51. Ayet’te buyurulduğu gibi; o inkârcılar Kur’an’ı işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. Öyle nefret dolu bir bakış… Üstelik bir de kalkmış “O bir deli” diyorlar. Peygamberler, tüm bu ithamlara rağmen sabrettiler. Zaten peygamberleri büyük kılan da onların bu muazzam sabrıydı. Tüm yalanlamalara karşı sığındıkları kale sabırdı. Dünya onlara düşman da kesilse, alkış da tutsa onlar yollarına devam ediyorlardı.
”Rabbin İçin Sabret”
Biz de onlar gibi olalım. Müddessir Suresi 7. Ayet’in gereğini yapalım: “Rabbin için sabret.” Rabbimizin hatırı için sabredelim, emirlerine uyalım ve elimizden gelen gayreti gösterelim. Çevre ne derse desin, onlardan “güzel bir ayrılış” ile ayrılalım.
”Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir terk edişle (hicretle) ayrıl.”
Burada “hicret” kelimesi geçiyor. Hicret ile terk etmek arasında ince bir fark vardır:
Hicret: Tıpkı Medine’ye hicrette olduğu gibi, ayrılan yere bir gün geri dönme özlemi ve umudunu barındırır.
Terk Etmek: Geri dönmemek üzere bağları koparmaktır.
Burada Peygamber Efendimizden onlarla ilişkisini tamamen kesmesi istenmiyor; çünkü tebliğ süreci devam ediyor. O gün ayetlere karşı çıkanlar arasından öyle isimler çıktı ki, sonradan Müslüman olup canlarını bu uğurda feda ettiler. İşte bu yüzden onlardan düşmanlık gütmeden uzaklaşmak, yani “Cemil” (güzel) bir şekilde ayrılmak gerekiyor. Kısır tartışmalara, laf yarışlarına girmeden; zulmün her tonuna rağmen tepki göstermeden, nezaketle mesafeyi korumak esas olandır.
Furkan Suresi 63. Ayet boşuna gelmemiştir: “O Rahman’ın kulları ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller kendilerine laf attığı vakit ‘Selametle’ derler.”
Bizler de böyle yapacağız. Hakaret etseler de alay etseler de görmezden geleceğiz. Tartışmaya girmeyeceğiz çünkü biliyoruz ki; onların düşmanlığı şahsımıza değil, doğrudan ayetlere ve Allah’adır. Enam Suresi 33. Ayet bu durumu ne güzel açıklar:
”Yemin olsun ki söyledikleri laf seni cidden incitiyor. Oysa onların yalancı dedikleri sen değilsin; o zalimler aslında Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.”
Aslında seninle bir işleri yok, onlar Allah’ın davasıyla kavgalı. Rabbimiz, tebliğ engellenmesin ve düşmanlık körüklenmesin diye onlara güzel davranılmasını istiyor. Ancak bu yumuşaklığın arkasında ilahi bir uyarı da vardır; Rabbimiz bu kişilere o kadar çok kızıyor ki ayetin devamında şöyle buyuruyor: “Onları bana bırak!”
(11)Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
Rabbimiz önceki ayette, “Onları güzel bir şekilde terk et,” buyurmuştu değil mi? Peki, “Güzel bir uzaklaşma ve sabır için ne yapmalı?” sorusuna Rabbimiz burada net bir cevap veriyor: “Hakaret edene hakaretle karşılık verme, onları Bana bırak.”
Onlara mühlet vermemizi istiyor. Demek ki bu dini anlatırken asla “hesap sorucu” konumunda olmamamız gerekiyor. Eğer hesap soran biz olursak, karşı tarafın savunma mekanizması devreye girer ve saldırısı artar. Suçlayıcı bir üslup, insanın düşünme yetisini kapatır. Düşünemeyen bir insan ise doğruyu nasıl bulabilir? Elbette bulamaz.
Bu yanlış bir metottur arkadaşlar. Belki o kişi bir gün anlayacak, bir gün tövbe edip hakikate dönecek. Biz, yanlış davranışlarımızla onun hidayet yolunu kapatmamalıyız. Bizim görevimiz onlara güzel davranmaktır; hesap sorucu olarak Allah yeter. Bizler hesap sormayalım.
Sen ayetleri tebliğ ettiğinde onlar sana kötü mü davrandılar? Sana hakaret mi ettiler? Ayetlere uymayı redd mi ettiler? Yapacağımız şey bellidir:
Onlardan güzel bir şekilde uzaklaşmak,
Ve onları Rabbimize bırakmak.
İlahi Adaletin Sahibi Allah’tır
Neden mi? Çünkü onlar ayetlere sırt çevirir, Rabbimizin emirlerini yerine getirmezlerse, bunun karşılığını bizzat Allah verecektir. Unutmayalım ki Rabbimizin katında inkârcılar için yakıcı bir ateş ve bukağılar (kelepçeler) vardır. Biz vazifemizi nezaketle yapalım, gerisini mülkün sahibine bırakalım.

