MÜDDESSİR SURESİ (2.BÖLÜM)

(11)Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
Bu kişinin, Peygamber Efendimiz zamanında yaşayan Velid bin Mugire olduğunu söyleyenler var; ama bu, herhangi biri de olabilir. Neden? Çünkü burada özel bir isim geçmemiş, öyle değil mi? Velid bin Mugire gibi ayetlerin anlatılmasını ve yaşanmasını engelleyen herkes bu kapsama girebilir.

​Burada genel bir uyarı var; ayetlerle uyarılmaya karşı çıkan bir gruptan bahsediliyor. Bu kişi, hayata hiçbir şeyi yokken gözlerini açıyor; sonra birçok malı, mülkü, çevresi ve nüfuzu oluyor. Bu zengin kişinin yaptığı hadsizlikten dolayı Rabbimiz; artık onlarla hesaplaşma veya savaşma demiyor, ‘Beni, yarattığım o kişiyle baş başa bırak’ buyuruyor.

​Rabbimiz aslında burada bize sabretmenin yöntemini öğretiyor. Neden ‘Bana bırak’ diyor? Çünkü hesap sorucu olarak Allah yeter. Şimdi Rabbimiz, ayetlerde bu kötü kişinin özelliklerini tek tek sıralayacak. Bu özellikleri dinlerken kendimizi bir düşünelim: ‘Bu özellikler bende var mı, yok mu?’ diye şöyle bir bakalım. Kendimizi bu uyarının dışında tutmayalım.

(12-13) Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.

Rabbimiz burada hesapsız pek çok mal verdim diyor. Kesintisiz olan, her zaman geliri olan ucu bucağı olmayan mal ve göz önünde, önemli mevkide, çevresinde dönüp
duran, etrafında olan oğullar verdim diyor. Devam edelim.

(14)Kendisine alabildiğine imkânlar sağladım.

Nimet, Sevgi ve İmtihan Üzerine

​Rabbimiz, bir insanın sahip olmak isteyeceği her şeyi ona bol bol verdiğini buyuruyor. Sahip olduğumuz her şeyi bize O bahşetti, değil mi? Peki, buna rağmen insan ne zannediyor? Hümeze Suresi’nde buyurulduğu gibi; malının kendisini ebedi kılacağını, bu zenginliğin hiç bitmeyeceğini sanıyor.

​Oysa Rabbimiz, Tegabun Suresi 15. ayette bizleri şöyle uyarmıştı:”Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.”

Fakat insan; etrafındaki bu malların, çocukların ve nimetlerin aslında birer imtihan olduğunu fark edemedi. Peki, bu nasıl bir imtihandı biliyor musunuz? Tabii ki bir “sevgi” imtihanıydı.

Tevbe Suresi 24. ayette bu durum ne kadar net açıklanıyor:

“Onlara de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler; size Allah’tan, Resulü’nden ve Allah yolunda cihat etmekten daha sevimli ise…”

​Gördünüz değil mi? Bu kişiye malı, oğulları ve çevresindeki tüm imkânlar o kadar sevimli geliyor ki maalesef Allah yolunda hiçbir şey yapmıyor. Allah yolunda bir çaba göstermediği gibi, üstelik Rabbinden sürekli malının, mülkünün ve çevresinin daha da artmasını umuyor, bunu istiyor. Bakalım sonuç ne olacak…

(15)Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar.

​Bu kişi o kadar bencildir ki hep malının artmasını ister, sürekli tamah eder. Her şey kendisinin olsun, her şey sadece ona verilsin ister. Kendisine verilenle yetinmeyip Allah’tan hep daha fazlasını talep eder; ancak yaşadığı bu sürecin bir imtihan olduğunu asla ciddiye almaz.

​Rabbimiz mal verdiğinde farklı, vermediğinde ise bambaşka davranan çok tutarsız bir kişilik sergiler. Fecr Suresi 15 ve 16. ayetlerde bu durum şöyle anlatılır:

“İnsan var ya, Rabbi onu imtihan edip kendisine ikramda bulunduğunda ve ona nimetler verdiğinde; ‘Rabbim bana ikram etti’ diyerek sevinir. Ama onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; ‘Rabbim bana ihanet etti (beni alçalttı)’ der.”

​Ne kadar değişik, ne kadar sığ bir inanç değil mi? Rabbimiz verince memnun olan bu kişi, rızkı azaldığında Rabbine karşı “ihanet etti” diyebilecek kadar ileri gidiyor. Bu, aslında Rabbini hiç tanımayan bir insanın tavrıdır.

​Peki, bu kişi gerçekte ne yapıyor?

​Sadece istemeyi biliyor ama sorumluluklarını unutuyor:

​Yetime iyilik etmiyor, elinden tutmuyor.

​Fakiri doyurmuyor; hatta başkalarını fakiri doyurmaya teşvik bile etmiyor.

​Mirası helal-haram demeden, hak hukuk gözetmeden büyük bir hırsla yiyor.

​Malı öyle bir seviyor ki, sürekli mal üstüne mal yığıyor. İçinde yüzdüğü bunca nimete rağmen, hâlâ bu birikimin artmasını umuyor. Peki, bunca hırs ve samimiyetsizlik varken o mal gerçekten artar mı? Bakalım sonuç ne olacak…

(16)Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır.
Bu kişi öyle bir tavır içindeydi ki; Kur’an ne derse desin, Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ne buyurursa buyursun, o yine kendi bildiğini okumaya devam etti. Kendi kendine bir yol çizdi; Kur’an’ı ve Peygamber’i adeta yok sayarak bir hayat sürdü.

​’Sarp Yokuş’u, yani iman imtihanını geçemedi bu kişi. Rabbimizin ona sunduğu bunca nimete rağmen, nimetle gelen imtihanı kazanamadı; ayetlere karşı inatçı bir tutum sergiledi.

(17)Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.
Peki, nedir buradaki ‘Sarp Yokuş’? Elbette ki iman yokuşudur. Beled Suresi 12. ayette buyurulduğu gibi: ‘Bildin mi o sarp yokuş nedir?’ O yokuş; esir bir boynu kurtarmak, yani bir köleyi azat etmektir. İnsan, iyi işler yapabilmek için önce kendi nefsinin köleliğinden kurtulmalıdır, değil mi? Rabbimiz devam ediyor: ‘Yahut şiddetli bir açlık gününde, yakınlığı olan bir yetimi veya yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.’ Sonra da iman edip birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. Yani iyiliği ve merhameti bir vasiyet gibi yaymaktır. O ise bunları yapmadı. Oysa iman etmek neydi? Kendi nefsinin köleliğinden özgürleşmek, borçluya yardım etmek, yoksulu ve yetimi doyurmak, merhameti çoğaltmaktı.

​Rabbimiz, ‘Sonra iman edip de sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır’ buyuruyor; ancak bu kişi, elindeki tüm imkanlara ve rahatlığa rağmen iman yokuşunu geçemedi, sadece keyfine baktı. Allah’ın emirlerini yerine getirmedi. Peki, ayetleri görünce ne yaptı? Tabii ki hesaplar yaptı; kendince ölçtü, biçti…

(18-22)Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.Kahrolası nasıl da ölçtü biçti!Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!Sonra (Kur’an hakkında) derin derin düşündü.Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.
Şimdi ayetleri görüyor, ölçüp biçiyor, ince ince hesaplar yapıyor. Öyle hesaplar yapıyorlar ki tıpkı bir muhasebeci gibi… Sonra ne yapıyor?Ayetler karşısında arkasını dönüp kibirleniyor.

(23-24) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: “Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir.”
Bu ayetler insan üzerinde nasıl bir etki bıraktı? Bu kişi; ‘Bu etkiden benim menfaatim ne, malım ne kadar etkilenir?’ diye düşünmeye başladı. Örnek veriyorum; ‘İnfak edin, yardım edin’ ayetini gördüğünde veya Nisa suresi 36. ayetteki ‘Anne babaya, akrabaya yardım edin’ emrini okuduğunda oturdu, ölçtü, biçti… İşine gelmeyince ne dedi?

Yasin Suresi 47. ayetteki o tavrı takındı: Kendilerine ‘Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarf edin’ denildiğinde, inkârcıların müminlere dediği gibi; ‘Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?’ dediler, değil mi?

​Bu kişi de aynı şeyi yaptı: ‘Ben çalıştım, neden akrabama, aileme vereyim? Onlar için mi ter döktüm? Allah isteseydi onları doyururdu’ diyerek ayetlerden kaçmaya çalıştı.

Günümüzün ‘Ölçüp Biçen’ İnsanı

​Şimdi insanlar yine öyle değil mi? Rabbimiz ‘Zekât ver’ diyor; o, ölçüp biçiyor. Rabbimiz ‘Kardeşine iyi davran’ diyor; o, ölçüp biçiyor. Rabbimiz ‘Doğru ol’ diyor; o, yine ölçüp biçiyor… Hesabına göre takdir ediyor.

‘Kahrolası insan, nasıl da ölçtü biçti!’ (Müddessir, 18-19). Ayetleri gördüğümüzde biz nasıl ölçüyoruz? Bu ‘kahrolası’ ifadesi bizim için de geçerli mi, bir düşünelim…

​Mutaffifîn Suresi’nde Rabbimiz, ölçüde ve tartıda hile yapanlar için ne diyordu? ‘Vay haline o hile yapanların!’ Onlar, insanlardan bir şey aldıklarında tam ölçerler; ama başkalarına bir şey verdiklerinde eksik tartarlar. Görüyorsunuz değil mi? Kendine gelince ağır tartıyor, başkasına gelince hep noksan…

​Hep kendini haklı gördü; evlat oldu haklıydı, komşu oldu haklıydı, işveren oldu yine haklıydı. Suçu hep başkasına attı. Ayetleri uygulamamasının sebebi sanki başkasıymış gibi davrandı. Hatta Kur’an’ı okuyana, emirleri açıklayana, iyiliği emredene sert ve korkutucu bakışlar fırlattı.(Hac, 72).

​Rabbimiz ayetlerde hep iyilikten bahsetti ama bu kişi büyüklük tasladı. Kur’an’ın emirlerini gördü fakat kibrine yenik düşüp: ‘Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir’ (Müddessir, 24) dedi…

(25)“Bu, ancak insan sözüdür.”
Ayetleri duyuyor, yine ölçüp biçiyor; işine gelmeyince de: ‘Bu bir sihirdir, bu ancak bir insan sözüdür’ diyor. Ne kadar kötü bir iddia bu! Peki, bizler de bugün ayetleri duyduğumuzda farkında olmadan aynı şeyi söylüyor muyuz?

​O dönemin insanları Arapçayı bildikleri için Kur’an’dan çok etkileniyor, ama kibrinden dolayı ona ‘sihir’ veya ‘insan sözü’ diyerek Allah’ın emirlerine karşı çıkıyorlardı. Ya şimdi? Bakara Suresi 2. ayette Rabbimiz, ‘Bu kitabın (Allah’tan geldiğinde) asla şüphe yoktur’ buyurmasına rağmen, bazıları Kur’an’ın emirlerini söyleyenlere ‘Kur’an sapığı’ diyor. Kur’an’la yola çıkana, ‘Kur’an’la yoldan çıkmış’ yaftası vuruyorlar; ‘Kur’an’da her şey yok’ diyorlar.

Fussilet Suresi 3. ayette Rabbimiz, Kur’an için ‘açıklanmış bir kitap’ derken; birileri hâlâ onda hiçbir şey olmadığını savunuyor. Hatta Kur’an okuyanlara ‘Peygamber düşmanı’ dediler. Halbuki bir adamı kırk yıl kazanda kaynatsan; aynı anda hem Kur’ancı hem de Peygamber düşmanı olamaz! Kur’an bizzat sünneti emrederken bu nasıl mümkün olabilir? İnanın bunu anlamak mümkün değil.

​O dönemde insanlar ‘sihir’ diyorlardı ama aslında biz şimdi daha beterini yapıyoruz. Kur’an’a bakarken, sanki o birilerinin sözüymüş gibi mi davranıyoruz? Hâkka Suresi 43. ayet der ki: ‘O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.’ Eğer bu kelam gerçekten Rabbimizden gelmişse, neden Allah’ın sözünü dinlemeye ve anlamaya çalışmıyoruz? Neden ayetleri ölçüp biçip kendimize göre yorumluyor, uygulama gereği bile hissetmiyoruz?

​Yoksa biz de mi Kur’an’a ‘insan sözü’ diyoruz? Bunu yaşayışımızla mı, emirlerine uymayarak mı söylüyoruz? Onun için mi ‘ayet’ denince umursamıyoruz da; eğlence, gezme ya da indirim denince kulak kesiliyoruz? Ayetleri görünce neden uygulama gereği duymuyoruz?

​Sahi, biz Kur’an’ın Rabbimizden indirildiğine gerçekten inanmıyor muyuz? Eğer bu vurdumduymaz tavırla devam ediyorsak, yerimizi şimdiden görelim…

(26)Ben onu “Sekar”a (cehenneme) sokacağım.
Rabbimiz buyuruyor ki: ‘Onu Sekar’a yaslayacağım, oraya atacağım.’ Buradaki ‘yaslama’ ifadesi, aslında ateşe bir nevi destek olma, yani ateşi daha da güçlendirme manasındadır. Peki, nedir bu Sekar? Rabbimiz, ayetlerin devamında cehennemin o dehşetli özelliklerini bizlere bir bir anlatacak…

(27)Sekar’ın ne olduğunu sen ne bileceksin?
Biz idrak edemeyiz bunu. Rabbimiz bilir. Rabbimiz şimdi bize açıklayacak, Sekar cehennemin özelliklerini bir bir sıralayacak.

(28-30)Geride bir şey koymaz, bırakmaz.Derileri kavurur.Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.
Sekar Cehennemi’nin öyle bir özelliği vardır ki; ne insanı hayatta bırakır ne de ölüme terk eder. Orada ‘yaşamak’ yoktur ki ‘ölmek’ olsun, değil mi? Aslında ölmek bir nevi kurtuluştur ama orada o kurtuluş bile yok.

​Peki, neden? Çünkü bu insan; ayetleri ölçtü, biçti; ayetler işine gelmeyince onlara sırtını döndü. Kendi dünyasında büyüklenip kibre kapıldı…

(31)Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, “Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi” desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.

Sayılara Değil, Mesaja Odaklanmak

​Rabbimiz burada, o meşhur ’19’ sayısından bahsettikten sonra, ateşin sahiplerini meleklerden kıldığını buyuruyor. Ardından da ordularının sayısını ancak kendisinin bileceğini hatırlatıyor.

​Bu yüzden ne yapacağız? Sayılara çok fazla takılmayacak, onlara özel ve gizemli manalar yüklemeyeceğiz. Çünkü Rabbimiz bu ayette, sayıların birer ‘fitne’ (imtihan vesilesi) olduğundan bahsediyor.

​Arkadaşlar, vahyin amacı rakamlar veya şifreler vermek değil; rakamlara derin manalar yüklemek hiç değildir. Cehennemdeki görevli meleklerin sayısının 19, 18 ya da 180 olması bizim imanımızda neyi değiştirir ki? ‘Rabbimizin ordularını ancak O bilir’ diyeceğiz ve geçeceğiz.

​Rabbimiz Kur’an’da bir şey mi söyledi? ‘Tamam, baş üstüne’ diyeceğiz. Çünkü Kur’an bizim için sadece bir öğüt ve kulluk kitabıdır; bize kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. Biz sayılara değil, anlatılan konuya odaklanacağız. Zira kalbinde hastalık bulunanlar ve kafirler sadece sayılara odaklanırlar. Biz bu hataya düşmeyeceğiz. Rabbimiz; sayılara takılıp kalanlara, ayetleri ölçüp biçerek asıl mesajdan sapanlara bu ayetler aracılığıyla ciddi bir uyarıda bulunuyor.

(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
​”Elbette o, en büyüklerden biridir.” Burada özne gizli tutulmuştur, öyle değil mi? “En büyüklerden biridir” buyuruyor Rabbimiz; ancak neyin en büyük olduğunu doğrudan telaffuz etmiyor. Bu Sekar mı, cehennem mi, yoksa vahiy mi?

​Aslında biz neyin büyük olduğunu tam olarak bilmiyoruz; fakat Sekar’ın varlığını ayetler vasıtasıyla öğrendiğimiz için, “En büyük olan ayettir” diyoruz. Peki, en büyük nedir? Ayetlerdir, Kur’an’dır. Çünkü biz Sekar’ın varlığını ancak Kur’an sayesinde biliyoruz. Beşer için bir uyarıcı ve en büyük hakikatlerden biri olan bu kaynak, elbette Kur’an-ı Kerim’dir.

İleri Gitmek mi, Geri Kalmak mı?

Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyenler için (bu bir uyarıcıdır).”

Takvayı Seçenler: Allah’tan sakınmayı ve takvayı tercih eden kimse için buradaki sayılar (19 sayısı gibi işaretler) sadece takvasını güçlendirir. Mümin kişi, “Rabbim böyle dediyse öyledir, bitmiştir” der ve teslim olur.

İleri Gitmek İstemeyenler: Gönlünde bu isteği taşımayanlar ise şeytanın peşine düşer. Sayılara, şekillere, ona buna takılıp kalırlar. “Rabbim buyurduysa hakikattir, imanım artmıştır” demek yerine, zihinlerini sürekli bir şeylerle meşgul edip asıl mesajdan uzaklaşırlar.

(38)Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.
İnsanın bu dünyada yaptığı işler, ahirette onu adeta rehin alır; yani bir insan ne kazanmışsa, onun rehini olur. Rabbimiz Necm Suresi 39. ayette, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” buyurarak bu hakikati ilan etmiştir.

​Aynı şekilde Âl-i İmrân Suresi 30. ayete baktığımızda; kişinin hayır veya şer ne kazanmışsa, hepsini orada hazır bulacağını görürüz. Kimse kimseye zulmetmez, kimsenin günah yükü bir başkasına aktarılmaz. İsrâ Suresi 15 ve 16. ayetlerin ışığında şunu biliyoruz: Her ne yapıyorsak, onu önümüzde hazır ve nazır olarak bulacağız.

​Eğer bu sorumluluğu gerçekten anladıysak, Haşr Suresi 18. ayeti hayatımızın ana rehberi haline getirmeliyiz. Rabbimiz orada şöyle buyurur:

​”Ey inananlar! Allah’tan korkun ve her kişi, yarın için önden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Gerçekten de yarın için neler yapıp gönderiyoruz? İşte asıl mesele bu. Unutmayalım ki bizler, ahirette kendi yaptıklarımızın rehini olacağız.

(39-42)Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi Sekar’a (cehenneme) ne soktu?”

Müddessir Suresi’nin bu bölümü insanın gerçekten tüylerini ürpertiyor. Düşünün; yığınlarca insan cehennemin kapısına dayanmış… İşin en sarsıcı yanı ise bu kalabalığın içinde, dünyadayken “Ben de Müslümanım” diyen pek çok insanın bulunması.

​Gerçek Müslümanlar onları orada görünce büyük bir şaşkınlık yaşayacak; “Yahu, bu adam dünyada Müslümandı, onun burada ne işi var?” diye sorup soruşturacaklar. Dünyada Müslüman görünen bu kişilerden ise ayette belirtildiği üzere dört temel cevap gelecek:

​O Dört Acı Cevap:

​”Biz namaz kılanlardan değildik.”

​”Yoksulu doyurmazdık.”

​”Batıla dalanlarla birlikte biz de dalıp giderdik.”

​”Ceza gününü (ahireti) yalanlardık.”

(43)Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”

Bu kişilere dikkat ederseniz, aslında Kur’an üzerinde “hesap kitap” yapanlardır. Bunlarda zaten temel bir iman problemi var. Kur’an için “Bu bir beşer (insan) sözüdür” diyen birisi namaz kılar mı? Elbette kılmaz.

​Buradaki ince ayrıntıya dikkat etmek gerekir: Ayette ifade “ikame” fiiliyle gelmemiştir. Yani burada kastedilen sadece bizim bildiğimiz şeklî namaz değildir. Buradaki “namaz kılanlardan değildik” ifadesi; Allah’ın değerlerine sahip çıkmayan, O’na yönelmeyen ve O’nun dinine destek olmayanlar manasında kullanılmaktadır.

​Peki, bu kişilerin itiraf ettiği ikinci özellik neymiş? Bakalım:

(44)“Yoksula yedirmezdik.”

Bu kişi ne yapmıştı? Ayetleri kendi zihnine göre ölçüp biçmiş, işine gelmediği için hakikati reddetmişti. İşte bu reddedişin hayatına yansıyan en somut karşılığı, iyilikten kaçmak oldu.

​Kur’an’da hem fakir hem de miskin kelimesi geçer. Aralarındaki fark şudur:

​Fakir: Dışarıdan bakıldığında yardıma muhtaç olduğu belli olan kişidir.

​Miskin: “Sakin” ve suskundur; iffetinden dolayı halini arz etmez. Dışarıdan bakıldığında durumu iyi zannedilen ama aslında gerçek ihtiyaç sahibi olan kimsedir.

​İşte bu karakter, o “miskinleri” tespit edip bulamadı, daha doğrusu onları doyurmak bile istemedi. Allah’a gerçekten yönelen bir kul (musallin) olsaydı, tüm enerjisini iyiliklere koşturmak için harcaması gerekirdi. O ise tam tersini yaptı.

​Bu kişiler cehennem kapısında şu acı itirafta bulunuyorlar:

​”Biz yoksulları, o iffetli miskinleri doyuranlardan değildik. Malımızda çevremizdeki gurebanın hakkı olduğunu kabul etmedik. Kazandıkça kazandık, yığdıkça yığdık… Ama bu imkanları Allah’ın kullarına ulaştırmak yerine; soframızı biraz daha zenginleştirmenin, eşyalarımızı lüksleştirmenin, arabamızı bir model daha yükseltmenin peşine düştük.”

​Dertleri sadece çevreye hava atmak, insanların takdirini toplamak ve alkışlanmaktı. Köşklerinden çıkıp garibanların hayatına inmeyi, onların evlerine gitmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler. İsraflarından kısıp, fakiri kendi standartlarına çekmek yerine, Allah’ın onlara verilmek üzere emanet ettiği rızkı “kendi malları” zannederek vermediler.

​Onlar, “Mallarında muhtaç ve mahrum olanlar için bir hak vardır” buyuran Zariyat Suresi 19. ayeti hiç okumamış gibi yaşadılar. Fakirin hakkını gözetmek yerine, batıla dalanlarla, boş işlerle uğraşanlarla vakit öldürdüler.

(45)“Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.”
Peki, ne yapıyordu bu kişi? Gerçekten de nefsinin batağına, o karanlığa dalar; kötü arkadaşlarıyla beraber lüzumsuz ve boş işlerle vakit öldürürdü.

​Oysa o ‘boş şeyler’ dediğimiz; yarın mizan kurulduğunda insanı cennete götürmeyecek, hatta dünyada dahi bir faydası dokunmayacak işlerdir. Örnek veriyorum; şimdiki zamanın filmleri, maçları, dizileri… Hiçbir faydası olmayan uğraşlar.

Gerçek Mümin Nasıl Olur?

​Halbuki gerçek mümin böyle mi olur? Boş şeylerle mi uğraşır? Hayır. Müminun Suresi’nin ilk ayetlerine bakalım:‘Muhakkak ki o müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler ve onlar ki faydasız işten, boş laftan yüz çevirirler.’

​Gerçek mümin, dünyası ve ahireti için faydası olmayan hiçbir işe dönüp bakmaz. Bizler de kendimize sormalıyız: Bugün sabahtan akşama kadar neler konuştuk? Konuştuklarımız dünyamızı ya da ahiretimizi ilgilendiriyor muydu, yoksa Rabbimizin razı olmadığı boş sözler miydi? Bizi cennete götürecek şeyler mi yaptık, yoksa —Allah muhafaza— cehennemin ortasına düşürecek işlerle mi uğraştık?

​Şunu unutmayın: Boş işlere dalıp gidenlerin sonu hüsrandır. Eğer ‘Çevrem çok kötü, onlar boş işlerle uğraşıyor, ben de onlara takılmak zorunda kalıyorum; yoksa yalnız kalırım’ diye düşünüyorsan, Rabbimizin Nisa Suresi 140. ayetteki uyarısına kulak ver: ‘Allah size Kitap’ta şunu indirdi: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz.’

​İşte Rabbimiz açıkça hükmediyor: ‘Onlar gibi olursunuz.’ Kötüyle otura otura, kötülerle takıla takıla eninde sonunda onlara benzersiniz. Bu yüzden onlarla bir arada bulunurken dikkat edeceğiz. Eğer gerçek müminlersek, batıla dalanlarla beraber olmayı ve boş işleri terk edeceğiz.

(46)“Ceza gününü de yalanlıyorduk.”
Kötü arkadaşlarla, kötü bir çevreyle boş işlere dalarsan ne olur? Sonuç elbette din gününü yalanlamaya kadar gider. Evet, ayette ‘Biz din gününü inkar ederdik’ değil, ‘Yalan sayardık’ buyuruluyor.

​Örnek veriyorum; kişiye soruyorsun:

— ‘Ölecek misin?’

— ‘Tamam,’ diyor.

— ‘Dirilecek misin, hesap kitap var mı? Allah buna Kadir mi?’

Hepsine ‘Tamam, inanıyorum’ diyor.

​Ancak bakıyoruz ki; bu ‘tamam’ dediği, inandığını iddia ettiği konulara aldırış bile etmeden yaşıyor. Yaşadığı hayatta, o inandığı değerlerin kokusunu bile duymak mümkün değil! Öyle bir hayat programı var ki, inancının bu hayat üzerinde zerre kadar etkisi yok. ‘Müslümanım’ diyor ama inanmayan birinden hiçbir farkı yokmuş gibi yaşıyor.

​İşte bu, hayatıyla yalanlamaktır; din gününü yalan saymaktır. Yani imanın, ‘inandım’ dediği şeylerin gereğini yerine getirmemek, imanı davranışa dönüştürmemektir. Bu korkunç bir suç değil mi?

​Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor.

​Örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor.

​Kur’an ve sünnet olmadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama bambaşka bir hayat sürüyor.

​İşte ‘yalan saymak’ tam olarak budur ve çok büyük bir suçtur.

Söylem mi, Eylem mi?

​Öyleyse ‘inandık’ dediğimiz şeyleri davranışa dönüştürmeye çalışalım. İnsanlar söylem olarak ‘Müslümanım’, ‘Allah var’ diyorlar ama eylemde bu yok. Birisi size ‘Sana bir şey vereceğim’ dese ama vermese, o şeyi vermiş olur mu? Olmaz. Bizim durumumuz da buna benziyor. ‘Müslümanız’ diyoruz ama Müslümanlığın gereklerini yerine getirmiyoruz. O zaman gerçekten Müslüman olmuş olur muyuz?

​Lütfen davranışlarımıza dikkat edelim. O ceza gününü yaşantısıyla yalanlayanlardan olmayalım.

​Özetle bu kişi:

​Namaz kılanlardan değildi.

​Yoksulu doyuranlardan değildi.

​Kötü arkadaşlarla ve kötü çevrelerde boş işlerle vaktini harcıyordu.

​Dolayısıyla tüm bunlar onu, hesap gününü fiilen yalanlamaya sürükledi…

(47)“Nihayet ölüm bize gelip çattı.”
Bu insanlar ne yaptılar? Ceza gününü yalanladılar. Saydığımız bu maddeleri tek tek hayatlarıyla yalanlayan insanlar, unuttukları veya hiç gelmeyeceğini sandıkları o ölüm kapılarını çalana kadar bu hal üzere devam ettiler.

​Bu kişi, belli ki dünyalık meşgalelerin kendisine fayda vereceğini zannediyor. Öyle olmasa, bu kadar boş işin peşine takılır mıydı? Ayetleri bu denli umursamaz mıydı? Hayatını, din gününü yalanlayarak yaşar mıydı?

​Surenin devamındaki şu ayetten şunu anlıyoruz: Rabbimiz, ‘Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez,’ buyuruyor.

​Demek ki bu zihniyetteki insanlar şöyle düşünüyorlar: ‘Ahiret diye bir şey yok ama olur da varsa, orada muhakkak birileri bize torpil geçer, yardım eder.’ Yani bir şekilde kurtulacaklarına dair sahte bir umut besliyorlar.

​Halbuki;

​Eğer iman yoksa,

​Eğer amel yoksa,

​Eğer tövbe edilmemişse ve günahlar dağı aşmışsa,

​O gün şefaat fayda verir mi? Elbette vermez! Kişi kendi elleriyle hazırlamadığı bir kurtuluşu, başkasından beklememeli.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir