ABESE SURESİ(3.BÖLÜM)

(23)Hayır, hayır o, Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.)

İnsan, Allah’ın emirlerine karşı nankörlük edebiliyor ve onları tam anlamıyla yerine getiremiyor. Hiçbir insan Allah’ın ayetlerini kusursuz bir şekilde hayata geçiremez, bu mümkün değildir. Peygamber Efendimiz bile tebliğ sırasında hata yapmıştı. Kör bir insana yüzünü ekşitmişti, öyle değil mi? Bu yüzden Rabbimiz, teselli amacıyla böyle bir ayet gönderiyor; yani hataya takılıp kalmamamız, o hatalardan dersler çıkarmamız gerektiğini bize anlatıyor.

Burada önemli olan hata yapmak değil, hatadan dönebilmek ve hatada ısrar etmemektir. Bizler de iyi niyetle hatalar yapmış olabiliriz, sonuçta melek değiliz. Ancak hatalardan ders çıkarmazsak, şeytan olma yolunda ilerleriz.

Bizler Kur’an’a iman ettik. Belki biraz canınızı yakacak ama, hayatı “kitap yüklü eşekler” gibi yaşamamalıyız. Kitap, eşeğe fayda sağlamaz, sadece bir yük olur. Oysa kitap, insan için yük değil, aksine bir rehberdir.

Bakın, Rabbimiz Cuma Suresi 5. ayette ne buyuruyor: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların (içindekileriyle amel etmeyenlerin) durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”

Yani, hayatına uygulamayan bir insan, sonuçta kitap taşıyan bir eşek gibidir. Bu ifadeler biraz ağır gelebilir ama maalesef gerçekler böyle.

(24)Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!

Rabbimiz, insanların kendi yaratılışlarına, yediklerine ve içtiklerine dikkat etmelerini buyuruyor. Suya, doğaya, etrafa, her şeye bakmalarını ve yeter ki nankör olmamalarını istiyor. Peki, biz her şeye yeterince dikkat ediyor muyuz? Şöyle bir düşünsek aslında Allah’ın varlığının o kadar çok delili var ki, keşke bunları tam anlamıyla görebilseydik.

İnsan, yediğinin yaratılışına bir baksın. Artık şu yediklerine ve içtiklerine dikkat etmeli. Rabbimiz neden böyle bir örnek veriyor? Çünkü insan aciz bir varlıktır. Yediği, içtiği olmasa hayatta bile kalamaz, hatta açlık ve susuzluk insanı insanlıktan çıkarır, birbirini bile yemeye başlar.

Rabbimiz bu ayetlerde, kendini Allah’a ihtiyaçsız gören insana, onun acizliğini göstermeye çalışıyor. Yani, gökten yağmur yağmasa, gıdalar yetişmese senin ne üstünlüğün kalır? Açlıktan ölürsün. Rabbimiz, “Kendini müstağni görme, yani kendini Allah’a ihtiyaçsız görme” diye aslında bizi uyarıyor. Peki, biz bu uyarıyı dikkate alıyor muyuz? Ne yazık ki pek de kolay olmuyor.

Buna rağmen, bizler bir tohumu bile bitiremezken nasıl nankör olabiliyoruz Allah’a? Vakıa Suresi 63. ayet şöyle buyuruyor: “Andolsun ki ilk yaratılışı biliyorsunuz. O halde Düşünsenize!” Evet, biliyoruz, herkes ilk yaratılışımızı kabul ediyor. Söylüyoruz da “evet” diyoruz, ama sonraki davranışlarımız sanki bunu söylemiyormuşuz gibi.

“Şimdi gördünüz mü o ektiğiniz tohumu? Siz mi bitiriyorsunuz onu yoksa biz miyiz bitiren? Dileseydik onları kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.” Öyle değil mi? Bizler bir tohumu bile bitiremeyiz, tohumu bitiren Allah’tır. Ama buna rağmen nasıl oluyor da Allah’ın emirlerine karşı nankörlük yapıyoruz?

 (25)Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık.

Biz, suyu gökten “sabbe” kelimesinin ifade ettiği gibi, yani ölçülü, tane tane, belirli bir amaç ve düzen içinde indirdik. Su, tüm canlıların hayat kaynağıdır. Suyun bir anda boşalması, bir felaket olurdu; seller ve tufanlar meydana gelirdi. Ne kadar kötü bir senaryo, değil mi? Rabbimiz işte bu yüzden her şeyde bir ölçü belirliyor.

Peki, gökyüzünden dökülen bu suyla Rabbimiz ne yapar? Toprağı besler. Toprak bu suyu emer ve bizi besleyecek ürünleri yetiştirir. Yağmur suları çekilirse ne hale geliriz bir düşünsenize? Dünyada hiç suyun olmadığını hayal edin, ne kadar korkunç olurdu!

Mülk Suresi 30. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: “De ki: Gördünüz mü? Eğer suyunuz sabaha kadar çekiliverse, size kim bir akarsu getirebilir?”

Kimse getiremez! Rabbimiz sen suyu bize göndermezsen, kimse bize su getiremez. Rabbimiz “insan yediğine baksın” dedi, suyu döktüğünü ve bitkileri onunla yetiştirdiğini anlattı.

(26-32)Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.

Rabbimiz yeri parça parça yardı ki, Böylece orada taneler bitirdi. Toprağın özelliği nedir? Yağmuru emip o tohumun çimlenmesini sağlaması. Tıpkı toprağın suyu emip yeni bir hayat ortaya çıkarması gibi, bir insan da Allah’ın ayetlerini kalbinde sindirir ve yepyeni, güzel davranışlar sergiler. İşte o insan ne güzel olur!

Peki bizim davranışlarımızda kaç tane ayet canlanıyor?

Anne babamıza iyilik yaparak İsra Suresi 23. ayeti canlandırıyor muyuz?

Eşimize iyilik yaparak Nisa Suresi 19. ayeti canlandırıyor muyuz?

Çocuklarımıza namazı, iyiliği, Allah sevgisini vererek Taha Suresi 32. ayeti canlandırıyor muyuz?

Komşularımıza iyilik yaparak Nisa Suresi 36. ayeti canlandırıyor muyuz?

Eğer bir tane bile ayeti canlandıramıyorsak, her gün gördüğümüz otlar kadar bile olamadık demektir. Çok yazık! Bizler ne kadar da kendimizi yüksekte görüyoruz, halbuki Rabbimizin bir ağacını bile bitiremeyiz.

Allah’ın Nimetleri ve İnsanın Acizliği

Neml Suresi 60. ayet ne güzel açıklar: “Yoksa gökleri ve yeri yaratıp sizin için gökten bir su indiren mi (daha hayırlı)? Bir su ki onunla gözler, gönüller açan bahçeler bitirmekteyiz. Siz onların bir ağacını bile bitiremezsiniz!” Gördünüz değil mi, bir ağacını bile bizler bitiremeyiz.

Rabbimiz bu kadar nimeti peki bize neden verdi? Hepsini kendimize saklayalım diye mi, üst üste yığalım diye mi? Tabii ki değil! İyilik yapmamız için verdi.

En’am Suresi 141. ayet bu konuda çok açık: “O, çardaklı ve çardaksız bağları, o tatları (çeşitli) meyveleri, değişik ürünleri ve o hurmaları, zeytinleri, narları (birbirine) hem benzer hem de benzemez biçimde şüphesiz yaratandır. Her biri ürün verince ürününden yiyin. (Ama) saklayın demiyor, fark ettiniz mi? Hasat günü de hakkını (zekat ve sadakasını) verin. Bununla beraber israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

Rabbimiz, o ürünlerle, o mallarla bizim iyilik yapmamızı istiyor.

İnsanın Nankörlüğü ve Uyarısı

Rabbimiz o kadar merhametli ki, ne insanları ne de hayvanları açlığa ve susuzluğa mahkum etmemiştir. Onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamıştır. Fakat, örnek veriyorum, bizler Rabbimizin verdiği üzümle ne yaptık? İçki yaptık, şarap yaptık. Halbuki Maide Suresi 90. ayette Rabbimiz ne diyordu: “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar, fal ve şans okları hep şeytan işi pislik şeylerdir. Onun için siz ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”

Görüyorsunuz değil mi? Ne yaptık? Üzümden içki yaptık. Helal olan malımızı içki satan yerlere sattık, evimizi kiraya verdik. Helal olarak kazandığımız paramızı fallara harcadık, şans oyunlarına verdik. Şeytan işi, pislik olan şeylerle uğraştık. Rabbimiz halbuki ne diyordu? “Ey iman edenler” diyordu, iman edenlere sesleniyordu. Yoksa bizler iman etmedik mi de bunları yapıyoruz? Rabbimizin bize verdiği nimetleri zararlı şeylerde kullanıyoruz.

İşte bunlar aslında insanın nankörlüğünü çok güzel bir şekilde bize gösteriyor, anlamamız için Rabbimiz bize bunları gösteriyor.

Yaratılışın Amacı

Rabbimiz bize bu kadar nimetler verdi, hayvanları da bizim hizmetimize verdi, değil mi? Bütün bunları niçin? İnsanlara hizmet etsin diye. Peki bütün bunları yapan Allah, insanı başıboş bırakır mı? Hayır! Kıyamet Suresi 36. ayette Rabbimiz: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” diyor. Gerçekten başıboş değiliz arkadaşlar.

Rabbimiz bize bütün nimetleri verdi ki, O’na kulluk edelim. Zariyat Suresi 56. ayet ne demişti: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” diye buyurmuştu.

Öyleyse ne yapacağız? Bütün bu nimetlere karşılık, buradaki nankör insandan olmayıp, Allah’ın emirlerini yerine getireceğiz arkadaşlar.

Ayrı bir konuya dikkat çekmek istiyorum: Rabbimiz bu kadar nimetlerden bahsetti. Demek ki insanlar bu nimetlerin değerini, kıymetini bilip de Allah’a kulluk etmedi, nankörlük yaptı ki Rabbimiz şimdi burada kıyamet ayetlerinden bahsediyor.

(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.

O Büyük Ses: Diriliş ve Hesaplaşma

O korkunç ses geldiği zaman, ölüm kapımızı çaldığı zaman, Peygamber Efendimiz (sav) ne buyurmuştu? Demişti ki: “Her insanın ölümü küçük kıyametidir.” İşte o kıyamet kulağımıza geldiğinde ne yapacağız? Elbette dirileceğiz.

Kuran-ı Kerim, Zümer Suresi, 68. ayette şöyle buyurur: “Sura üfürülecek, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar.” Ayağa kalkıp bakıyorlar da, peki sonra nereye gidiyorlar?

Yasin Suresi, 51. ayet bu soruyu cevaplar: “Nihayet Sura üfürülmüştür! Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden diriltip koşarak Rablerine Akın ederler.” Koşarak Rablerine gidiyorlar.

Bencilin Kaçışı

Peki ya kendini düşünen, başkalarını düşünmeyen o nankör insan? Öbür tarafta ne yapar? Elbette kaçar! Zaten işi kaçmaktır, başka işi yok ki; hep kaçıyor.

Aslında burada kaçanlar, dünyada kaçmıyor gibidirler. Çünkü Allah’ın verdiği nimetleri bencilce, sadece kendileri için tüketirken dostları da menfaat dostluğu ve menfaat ortaklığı üzerine kuruludur. Ahirette ise pişman bir şekilde kaçacaktır bu insan.

Bu sorumsuz, hiçbir işe yaramayan insan, menfaati bitince ailesini, dostlarını satar. Kendi derdi vardır, bir değil, birçok dert başından aşkındır. Herkes öbür tarafta kendi derdine düşer. Bencil insan, kıyamet günü de bencil olur. İşte burada görebildiniz değil mi? O gün de kendilerini düşünüyorlar, o gün de kaçmanın peşindeler, o gün de sorumluluktan kaçıyorlar. Kendi kendileriyle mücadele ede ede Allah’ın huzuruna geliyorlar.

Nahl Suresi, 111. ayet bu durumu şöyle açıklar: “O gün ki herkes kendi nefsi için mücadele ederek gelir. Her nefse işlemiş olduğu amel tamamıyla ödenir ve hiçbirine zulmedilmez.” Nefsiyle mücadele ediyor, “Kendimi nasıl kurtaracağım?” derdinde bu insan.

Şimdi gelelim güzel kullara…

(38-39)O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,Gülerler, sevinirler.

Parlayan Yüzler ve Pişman Yüzler

Bazı yüzler o gün parlayacak, neşeli ve güleç olacak. Hiç sabah güneşini erken kalkıp seyrettiniz mi? Ne kadar güzel parlar! İşte o nankör olmayan insanların yüzleri de bu şekilde pırıl pırıl parlayacak. Yüzleri şen ve şakrak olacak.

Bu insanlar ahirette diğer insanlardan kaçar mı? Kaçmazlar. Çünkü görevlerini yapmışlar, kendi gayretleri sayesinde başı dik, alınları ak olan insanlardır onlar. Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirerek herkese bakacak yüzü olan kişilerdir.

Onlar çok sevinçli, çok neşeliler. Ama insan nasıl sevinçli olmaz ki? Bir de onların ödüllerine bakalım mı?

“Yüzleri ak olanlar ise hep cennet içindedirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”

Gerçekten bizler de Allah’ın yanına güzel ameller ve güzel davranışlar gönderebildik mi? Yoksa verilen nimetlere karşı nankörlük mü ettik? Eğer bizler de iyilikler yapar, nankörlük etmezsek, bizim de yüzlerimiz işte böyle parlayacak.

Peki ya diğerleri, nankörlük edenler nasıl olacak dersiniz?

(40-42)O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler.Onları bir siyahlık bürür.İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.

Toprakla Kaplı Yüzler: Hesap Günü ve Nankörlüğün Sonu

Bazı yüzlerin üzerinde o gün toprak olacaktır. Neden olmasın ki? Cehennemi kazandığı için kendini yerlere atıyor, toza toprağa bulanıyor bu insan. O kadar pişman, o kadar pişman ki, bu sıkıntılı durum yüzündeki hali bile gösteriyor. Yüzlerini karanlık kaplar; hani deriz ya “katran gibi karanlık,” işte öyle bir karanlık onları kaplayacaktır. Yüzlerindeki ifade böyle olacaktır.

İşte onlar kâfirlerdir. Kâfir ne demekti? İki manası vardı: Birincisi, tamamen inkâr eden; diğeri ise kurallara uymayı gerek görmeyen, namaz kılmayan, iyilikten kaçan, faizle uğraşan, yani Allah’ın emirlerine karşı çıkan demektir. Yoksa sadece birinci manasını düşünürsek hepimiz cennetteyiz, Maşallah. Ama Kur’an öyle demiyor. Kâfirin iki manası olduğunu kesinlikle unutmayalım.

Kâfirler başka nedir? Füccardır, yani günahkârlardır. Zaten bir insan ayetlerin üstünü örttüğünde, kapattığında, umursamadığında kâfir olur. Sonra ne gelir? Tabii ki füccar olmak, yani günah işleme gelir.

Arkadaşlar, buradaki nankörlerin yüzlerini bir de Yunus Suresi, 27. ayette görelim:

“Kötülük kazananlara gelince, kötülüğün cezası misli kadardır ve onları bir aşağılık ve eziklik kaplar.”

Bunlar o kadar çok kötülük kazanıyorlar ki Rabbimiz kötülüğün cezasını misli kadar yazıyor. Bunlar fazla iyilik yapmıyorlar. Çünkü bir iyiliğin karşılığı neydi? Aşağı 10 katı, ya da 700 katı, ya da sınırsızdır. Ama bunlar bunu yapmıyorlar. Yüzleri ne halde? Nankörlük ettikleri için onları bir aşağılık ve eziklik kaplar. Onlar için Allah’tan başka hiçbir kurtarıcı yoktur.

“Yüzleri, karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar cehennem ehlidir, orada ebedi kalacaklardır.”

İnsan nasıl toza toprağa bulanmaz ki? Nasıl Abese Suresi’ndeki gibi kendini yerlere atmaz ki? Nasıl yüzü karanlık gecelerden bir parça olmaz ki? Ebedi bir cehennem var, hiç kurtuluş olmayan bir cehennem var.

Peki onlar bir de şu şekilde olacaklar arkadaşlar: Orada susuz ve kör olacaklar. Taha Suresi, 102. ayet şöyle buyurur:

“O gün ki Sur üfürülür ve günahkârları o gün susuz ve kör olarak mahşere toplayacağız.”

Neden kör? Çünkü ayetlere körlerdi. Bu ayetleri çevresinde görmek istemiyordu ki; gözünü kapatıyordu, arkaya atıyordu, aynı körler gibiydi, değil mi?

Şimdi bu kötüler, dünya nimetleri karşısında kendilerine çok güveniyorlardı. Çevrelerine çok güveniyorlardı. Çevresiyle beraber çok kötülük yapıyorlardı ya, mahkemede şahitlikte yalan bile söylüyorlardı, kul hakkına çok rahatlıkla giriyorlardı. Peki bunlar bakın ne diyor? Kamer Suresi, 43. ayete bakalım:

“Yoksa ‘Biz yardımlaşan bir topluluğuz’ mu diyorlar?”

Kesinlikle o topluluk bozulacak ve arkalarını dönüp gideceklerdir! Dünyada ne kadar yardımlaşırsa yardımlaşsınlar günahta, nankörlükte, Allah’a isyanda; kul hakkında ne kadar yardımlaşırsa yardımlaşsınlar, öbür tarafta ne olacak? Bunların dostlukları uzun sürmeyecek, birbirlerinden kaçacak da kaçacaklar.

Allah bizleri bunlardan olmaktan korusun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir