NAZİAT SURESİ(2.BÖLÜM)

(18)“Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?

Yumuşak Sözün Önemi: Firavun’dan Günümüze Bir Bakış

Temizlenme isteğiniz var mı? Arınmaya, kötü huylarınızdan kurtulmaya hazır mısınız? Bu temizlenme, duş alıp kirliliklerden arınmak gibi basit bir şey değil. Bu, mağdur ettiğiniz, hakkını yediğiniz, yanlış yola sevk ettiğiniz insanların zararlarını ortadan kaldırmaya gönüllü olmak demek.

Peki, Hz. Musa peygamber bu teklifi Firavun’a nasıl bir dille sundu? Öfkeyle, kızarak, ağlayarak mı söyledi? Hayır. Taha Suresi 44. ayette şöyle buyrulur: “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten azıttı. Varın da ona yumuşak söz söyleyin, olur ki öğüt dinler yahut korkar.” Gördüğünüz gibi, ayet bize yumuşak sözün önemini vurguluyor. Rabbimiz, Firavun gibi azgın birine bile yumuşak davranmayı emrediyor.

Ancak bizler, günlük hayatımızda maalesef bu ilkeyi unutabiliyoruz. Açık giyinen birini gördüğümüzde “cehennemlik” deyip küçümsüyoruz. İçki içeni “sarhoş” diyerek dışlıyor, hatta onun içki içmesinden daha kötü davranarak kaba sözler kullanıyoruz. Namaz kılmayana “kafir” diyor, öyle sert davranıyoruz ki, kusura bakmayın, insanları dinden nefret ettiriyoruz. Oysa Rabbimiz bize yumuşak söz söyleyin diyordu.

Gönüllülük Esası ve Hidayet

Rabbimiz, Hz. Musa’nın Firavun’a “Temizlenmeye isteğin var mı?” diye bir seçenek sunmasını istiyor. Çünkü önemli olan gönüllülüktür. Ancak isteği olan bir kimseyi Allah yoluna iletebiliriz.

Peki, ya bizim çok istediğimiz halde değişmeyenler olursa? Çocuğumuzun namaz kılmasını, eşimizin veya çevremizdekilerin iyi insanlar olmasını ne kadar da isteriz, özellikle de akrabalarımız söz konusu olunca! Ama Rabbimiz, Kasas Suresi 56. ayetinde bize önemli bir cevap veriyor: “Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin.” Bu ayet bizi derinden etkiliyor. Ne kadar istersek isteyelim, diğer insanın içinde bir oluşum, bir istek olmazsa hiçbir şey yapamayız.

Bu durumda nasıl davranacağız? Elbette yine yumuşak davranacağız. “İster misin sana Kur’an öğreteyim?”, “İster misin sana ders vereyim?”, “İster misin namaz öğreteyim?” gibi ifadelerle, karşı tarafın kendi tercihini yapmasına olanak tanıyacağız. Atalarımızın dediği gibi, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Ticaret yaparken bile iki dükkandan asık suratlı olana değil, güler yüzlü olana gideriz. Hele ki sunduğumuz İslam dini ise, neden asık suratlı olalım ki? Güler yüzlü ve yumuşak dilli olmalıyız.

Hz. Musa’nın Çağrısı

Hz. Musa Firavun’un yanına gittiğinde “Temizlenmeye isteğin var mı?” diye sordu. Sizce başka neler söylemiş olabilir?

(19)Seni Rabbine ileteyim de O’na karşı derinden saygı duyup korkasın!”

Hidayet: Çölde Yol Bulmak ve Rehberlik

Hidayet, çölde yol bulmak demektir. Bu, Allah’a giden yolu göstermek, O’na derin bir saygı duyarak kötülük yapmaktan çekinmek ve karşı durmaktır. Hz. Musa Peygamber, tebliğinde liderlik veya önderlik yapmak yerine, bir kılavuzluk ve yol gösterme rolünü üstlendi. Firavun’a “Gel, senin başkanın olayım, ben ne dersem onu yapacaksın,” demedi; aksine, ona kılavuzluk yapmayı teklif etti.

Öğretmenlik ve Ayetlerin Önemi

Peki, Hz. Musa bu öğretmenliği nasıl yapacaktı? Elbette ayetleri göstererek. Bu İslam yolunu, ayetlerle gösterecekti. Bizler gibi uydurma hikayelerle veya başka sözlerle değil, sadece ayetlerle bu yolu işaret edecekti. Bizler de Hz. Musa Peygamber’i örnek alarak ayetleri öğrenmeli, hem kendimiz doğru yolda olmalı hem de başkalarına rehberlik etmeliyiz.

Unutmayın, bu uyarı sadece ayetlerle olur. Hz. Musa Peygamber’in Firavun’a yaptığı gibi, bizler de yol göstermek isteyenlere ayetleri sunmalıyız.

(20)Derken Mûsâ ona en büyük mucizeyi gösterdi.

Firavun’un Aşırı Tepkisi ve Kalbin Mühürlenmesi

Hz. Musa peygamber, halktan herkesin anlayabileceği ayetler getiriyordu. Ancak Firavun, bu ayetlere aşırı tepki gösterdi. Neden mi? Çünkü kötülük yapa yapa kalbi mühürlenmişti. İşte bu yüzden ayetlere karşı bu denli sert bir tavır sergiledi.

(21)Fakat o, Mûsâ’yı yalanladı ve isyan etti.

Firavun, ayetleri görüp yalanladı ve isyan etti. Aslında bu temiz yolu istemedi, çünkü yaptığı onca kötülükten sonra bu yolu hak etmemişti. Tıpkı ömrünü üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla geçiren birinin, en büyük ayetleri bile görse, sahtekarlığını ayetlere de yansıtması ve böylece hakikati elinden kaçırması gibi, Firavun da öyle yaptı. En büyük ayetleri görmesine rağmen isyan etti ve yalanladı.

(22)Sonra sırt dönüp koşarak gitti.

Sonrasında ise ne aklından geçen kötülüğü yapma çabası ne de kötülüğe koşma çabası olsun. Peki bu koşması ve çabalaması ne? Tabii ki tüm halkı yanına çekmek istemesi, kötülüğe çekmek istemesi. Buradaki ayet zaten bunun cevabını veriyor.

(23-24)Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:“Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi.

Firavun halkını toplayıp “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” diyor. Buradaki Rab kelimesi, Firavun’un kendisinin Allah olduğu manasında kullanılmıyor. Çünkü Rab; beslemek, yetiştirmek, büyütmek demektir. Yusuf Suresi’nin 42. ayetinde de bir kölenin sahibi manasında kullanılıyor. Yani buradaki mana, “Ben Allah’ım” değil, “Ben sizin efendiniz, sahibiniz” manasındadır. “Sizin hizmet ettiğiniz bir sürü efendiniz, bir sürü köleniz var; ben efendilerin de efendisiyim” diye söylüyor Firavun.

Firavun, Hz. Musa’yı da Allah’a yakıştıramıyor, beğenmiyor. Zuhruf Suresi 52. ayette şöyle diyor: “Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki, o hem aşağı sınıftan hem de meramını açıklamaktan yoksun biri, yani aciz biri.” Hz. Musa’yı aciz görüyor ve devam ediyor: “Eğer o dediği gibiyse üzerine altın bilezikler atılsın ya da yanında melekler dizili olarak gelse ya! Çok zengin olsun, eğer Allah’ın peygamberiyse melekler onu korusun ya!” Bu şekilde Hz. Musa’yı küçümsüyor. Mü’min Suresi 47. ayette de aynısı var: “Biz, bizim gibi iki beşere iman mı ederiz? Halbuki onların kavmi bize kulluk ediyor” dediler. Yani Allah elçi gönderse bunu mu gönderecek diye Hz. Musa’yı Allah’a yakıştırmıyorlar. Hani bizde de öyle olur ya, “Anlata anlata seni mi gönderdi Allah Teâlâ bana anlatacak? Senden başka anlatacak yok mu bu dini? Ya sen kim, anlatmak kim?” diye bize de söylerler ya.

Bakın Firavun Hz. Musa’yı o kadar küçümsüyor ki, onu gönderen Hz. Musa’nın Allah’ını da küçümsüyor. Kasas Suresi 38. ayette ne diyor: “Firavun, ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Haman! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak, bana bir kule yap ki Musa’nın ilahına çıkayım. Ama sanıyorum o mutlaka yalan söyleyenlerdendir'” diyor.

Önce ne yaptı? Yalanlayıp isyan etmişti, değil mi? Sonra ne yaptı? Arkasını döndü ve ayetleri boşa çıkartmak için, ayetleri yalanlamak için bir sürü çalışma yaptı ve halkına ne dedi: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” Yani “Benim dediğim olur!” dedi. Bunun sonucunda Allah Teâlâ ne yaptı?

(25)Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve âhiret cezasıyla cezalandırdı.

Allah Firavun’u Nasıl Aciz Bıraktı?

Allah, Firavun ve halkını yola getirmek için onlara çeşitli felaketler gönderdi. Araf Suresi 133. ayeteatıfta bulunularak, Allah’ın kudretinin ayrı ayrı ayetleri olarak başlarına Tufan, Çekirge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderildiği ifade edilmiştir. Ancak Firavun ve topluluğu, bu ibretlerden ders almak yerine inat etmeye ve suç işlemeye devam etmişlerdir.

Nihayetinde, Bakara Suresi 50. ayette belirtildiği gibi, Allah İsrailoğulları için denizi yarmış, onları kurtarmış ve Firavun ile adamlarını gözlerinin önünde boğmuştur. Firavun ve adamları için en büyük azabın, zulmettikleri ve köleleştirdikleri insanların gözleri önünde suda boğulmalarıdır.

Musa Peygamber’in Stratejisi

Musa Peygamber Firavun’u doğru yola davet etmiş ancak Firavun kabul etmemiştir.Musa Peygamber’in Firavun’un destekçileri olan Karun, veziri ve kötü akıl hocası Haman’ın ölümünü beklemiştir. Firavun’un aciz kalmasını bekleyen Musa Peygamber’in bu stratejisinin, düşmanın gücünün zayıflamasını beklemek güzel bir tekniktir. Tüm bu olaylardan ibret alınması gerekir.

(26)Şüphesiz bunda Allah’tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Firavun’un hayatı ve yaşadıkları, bizlere büyük dersler sunar. Allah’a gerçekten saygı duyan, akıl sahibi insanlar için Firavun’un hikayesi bile bir ibret vesilesidir. Yusuf Suresi 111. ayette de belirtildiği gibi, “Muhakkak ki onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır.”

Kur’an’daki kıssalar, yani tarihi olaylar, sadece geçmişte kalmış ölü hikayeler değildir. Onlar, bizim hayatımıza yön veren, bize seslenen canlı öğretiler olmalıdır. Firavun’un yaşamından bile dersler çıkarmalı, “Acaba benim bu davranışım kime benziyor?” diye sorgulayarak Kur’an’ın sayfalarında kendimizi bulmalıyız.

Peki, biz alemlerin Rabbine ölürken mi teslim olanlardanız, yoksa her anımızda, yaşarken mi O’nun emirlerine teslim olanlardanız? Bu önemli sorunun cevabını Kur’an’daki kıssalarda bulabiliriz. Firavun’un kendini üstün görme hali gibi davranışlardan uzak durmamız için Rabbimiz bizlere sorular soruyor ve kendimizi kıyaslamamızı istiyor.

Sizce Kur’an kıssalarını hayatımıza nasıl daha fazla entegre edebiliriz?

(27)(Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.

İnsan ve Evren: Yaratılışın Kıyaslanması

Rabbimizin yarattığı o muazzam gökyüzü mü daha büyüktür, yoksa insanın yaratılışı mı? Bu soru, aslında bizi kendi acizliğimizi anlamaya yöneltiyor. Neden öldükten sonra dirilmeyi imkansız görüyoruz ki? O uçsuz bucaksız evreni yaratan kudret için, bizi yeniden yaratmak zor mudur?

Ayetler bize şunu fısıldıyor: Ey insan, senin yaratılışın gökyüzünden daha basit. Bu neden mi önemli? Çünkü bu kibir niye o zaman? Sen kimsin ki? Kendi acizliğini bil; şu semanın yaratılışı bile senden daha zor. Rabbimiz bizi kıyaslama yapmaya davet ediyor, ama ne yazık ki çoğumuz bu gerçeği bilmiyor.

Mümin Suresi 57. ayet bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ifade ediyor: “Elbette göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” Eğer bu gerçeği idrak etseydik, Rabbimizin emirlerine bu kadar pervasızca karşı çıkabilir miydik? Sanmıyorum.

Sizce bu tür kıyaslamalar, insanın manevi yolculuğunda nasıl bir fark oluşturabilir?

(28)Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir.

Rabbimiz gökyüzünü yükseltti; onu mükemmel bir şekil ve düzenle donattı. Peki bunu nasıl mı yaptı? Mülk Suresi 3. ayet bize şöyle açıklıyor: “O, yedi göğü birbiri üzerine yarattı.” Evet, yedi kat gök, yedi farklı yükseklik bulunuyor.

Hatta Rabbimiz bu ayetlerde bizlere adeta meydan okuyor: “Rahman’ın yaratmasında hiçbir aykırılık, hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Haydi, gözünü çevir de bak; bir bozukluk görüyor musun?” Sonra devam ediyor: “Gözünü tekrar tekrar döndür de bak; göz, aradığı bozukluğu bulmaktan aciz ve bitkin bir halde sana dönecektir.”

Gerçekten de Rabbimiz o kadar kusursuz bir gökyüzü yarattı ki…

(29)O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı.

Gece ve Gündüzün Hikmeti: İlahi Bir Düzen

Yüce Allah, evreni kusursuz bir düzen içinde yaratmıştır. Bu düzenin en belirgin tecellilerinden biri de gece ve gündüzün ardışık olarak gelmesidir. Yunus Suresi’nin 67. ayetinde buyrulduğu gibi: “O’dur ki, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceyi yarattı. Gündüzü de çalışıp kazanmanız için aydınlık yaptı. Elbette bunda dinleyecek bir kavim için nice ibretler vardır.”

Bu ayet, gece ve gündüzün varlık amacını açıkça ortaya koymaktadır. Gece, dinlenmemiz ve dinginleşmemiz için bir sükunet vaktidir. Gündüz ise, rızkımızı aramak, çalışmak ve üretmek için bize sunulmuş bir aydınlık ve faaliyet vaktidir. Rabbimiz, yaşamımızın dengesini bu iki zıt ancak birbirini tamamlayan zaman dilimiyle kurmuştur.

Nerede Bu İbret Alanlar?

Ancak ne yazık ki, ayetin sonunda belirtilen “dinleyecek bir kavim”in gerektirdiği gibi bu ilahi düzene riayet etmiyoruz. Gece geç saatlere kadar ayakta kalıp, sabah geç saatlerde uyanan bir toplum haline geldik. Geceyi dinlenmek yerine uyanık geçiriyor, gündüzün bereketinden gerektiği gibi istifade edemiyoruz. Sonucunda da “kazanamıyoruz, rızkımız dar, işlerimiz yolunda gitmiyor, hiçbir şeye yetişmiyor” gibi şikayetlerle dolu bir yaşam sürüyoruz. Oysa bu şikayetler, çoğunlukla kendi tercihlerimiz ve ilahi düzene aykırı yaşam biçimimizden kaynaklanmaktadır.

Gece ve Gündüzü Değiştirmeye Kimin Gücü Yeter?

Peki, bu ilahi düzeni, yani gecenin karanlığını ve gündüzün aydınlığını değiştirmeye gücümüz yeter mi? Kasas Suresi’nin 71. ve 72. ayetleri bu konuda net bir meydan okuma sunar:

“De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinize geceyi kıyamet gününe kadar ebedî kılsa, size bir ışık getirecek Allah’ın dışında ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?” (Kasas Suresi, 71)

“De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinize gündüzü kıyamet gününe kadar ebedî kılsa, size içinde dinleneceğiniz bir gece getirecek Allah’ın dışında ilah kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” (Kasas Suresi, 72)

Bu ayetler, Allah’tan başka hiçbir gücün geceyi gündüze, gündüzü geceye çeviremeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Geceye ışık getirecek veya gündüze karanlık indirecek başka bir ilah yoktur. Bu gerçek, Allah’ın mutlak kudretini ve yaratıcılığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Hâlâ Görmeyecek Miyiz?

Rabbimiz bize bu ayetlerle meydan okuyor: “Sahi, hâlâ görmeyecek miyiz Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın emirlerine uymak gerektiğini? Hâlâ görmeyecek miyiz?”

Geceyi dinlenme, gündüzü ise çalışma ve üretme vakti olarak değerlendirmek, hem fiziksel hem de ruhsal sağlığımız için elzemdir. Bu ilahi düzene uymak, sadece Rabbimizin bir emri değil, aynı zamanda dünya ve ahiret mutluluğumuz için vazgeçilmez bir gerekliliktir. Geceyi dinlenerek, gündüzü ise gayretle değerlendirerek hem bireysel olarak başarıya ulaşacak hem de toplum olarak refaha kavuşacağız. Aksi takdirde, rızkımızdan ve işlerimizdeki bereketten şikayet etmek yerine, kendi yaşam tarzımızı sorgulamamız gerekecektir.

30)Ardından yeri düzenleyip döşedi.

Rabbimiz, yeryüzünü geniş bir ev rahatlığında, yaşama elverişli bir şekilde döşedi. Peki, bunu neden yaptı? Tabii ki geçim kaynaklarımız için. Araf Suresi 10. ayetinde şöyle buyrulur: “Yemin olsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için onda birçok geçim kaynakları sağladık. Siz çok az şükrediyorsunuz.” Rabbimiz, çok az şükrettiğimizi söylüyor. Gerçekten şükrediyor muyuz? Halbuki Rabbimiz, şükrederseniz artıracağını vaat etmişti. İbrahim Suresi 7 ve 8. ayetlerde şöyle buyrulur: “Ve hatırlayın ki Rabbiniz şöyle bildirmişti: Yemin olsun ki şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, iyi bilin ki azabım çok şiddetlidir.”

Görüyorsunuz değil mi? Rabbimiz ne diyor: Şükrederseniz artırırım! Ama bizler ne yazık ki isyan ettikçe ettik. O kadar mal mülk içinde bir de “Çok sıkılıyorum, çok sıkılıyorum!” isyanını yapıyoruz. Allah aşkına, başımızı sokacak bir evimiz var, aç değiliz, açıkta da değiliz. Ama sürekli dert istiyoruz, şükretmeyi unutuyoruz. Rabbimiz, azabının çok şiddetli olduğunu söyledi. Lütfen artık bu isyan etme olayını bırakalım. Elimde olan nimetlere şükredelim ki Rabbimiz artırsın.

Rabbimiz gecesini ve ışığını gökyüzünden çıkarttı, yeri döşedi. Sonra ne mi yaptı?

(31)Ondan suyunu ve merasını çıkardı.

Mera kelimesi, otlak ve yeşillik alan anlamına gelir. Bir meranın oluşabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için su vazgeçilmez bir unsurdur. Su, bitkilerin büyümesi ve gelişmesi için temel bir ihtiyaçtır.

(32)Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Cibâl, yani dağlar, yeryüzüne yerleştirildi; adeta dikilip oturtuldu. Dağların varlığı, yeryüzünün yüzey alanını önemli ölçüde genişletir. Bunu bir şehir örneğiyle düşünebiliriz: Düz bir alana kurulan bir şehre daha az insan yerleşirken, kıvrımlı, tepelik bir yere kurulan şehirde çok daha fazla insan yaşayabilir, çünkü daha fazla yaşam alanı oluşur.

Ayrıca, coğrafya derslerinden de hatırlayacağımız gibi, yükseklikler iklimi ve bitki örtüsünü çeşitlendirir. Bozkır, otlak, orman, çayır gibi tüm bu farklı bitki örtüleri, dağların sağladığı yükseklik farkları sayesinde ortaya çıkar.

Rabbimizin yarattığı her şeyde ne kadar güzel hikmetler var. Peki, Rabbimiz tüm bu nimetleri niçin yarattı dersiniz?

(33)Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.

“Meta” Ne Demektir?

Meta kelimesi, “kısa süreli menfaat” veya “geçici nimet” anlamına gelir. Metinde belirtildiği gibi, “meta” kelimesi genellikle bu dünyadaki fani ve geçici faydaları ifade eder.

“Meta”nın Zıttı: “Naim”

“Meta”nın zıttı ise “Naim” kelimesidir. Kuran’da sıklıkla geçen “Naim cennetleri” ifadesi de buradan gelir. “Naim” kelimesi, kalıcı ve sürekli nimetleri, özellikle de cennetteki ebedi güzellikleri ve faydaları ifade eder. Bu nedenle, bir yerde “meta” kelimesini gördüğünüzde, onun “kısa süreli bir menfaat” olduğunu hatırlayabilirsiniz.

Yeryüzü Sofrası ve Allah’ın Nimetleri

Allah, yeryüzünü hem insanlar hem de hayvanlar için bir sofra gibi yaratmıştır. Bu sofradan en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm canlılar faydalanır ve beslenir. Dağlara yerleştirilen kaynaklar ve yeryüzünden çıkarılan her şey, tüm canlıların faydalanması için Allah tarafından lütfedilmiş nimetlerdir.

Nimetlerin Veriliş Amacı

Peki, Allah bu kadar çok nimeti bize niçin vermiştir? Bu sorunun cevabı Zariyat Suresi’nin 56. ayetinde net bir şekilde ifade edilmiştir:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

Allah, bizleri kendisine kulluk etmemiz ve koyduğu kurallara uymamız için yaratmıştır. Verdiği tüm bu nimetler de, O’na şükretmemiz, O’nu tanımamız ve O’nun yolunda yaşamamız içindir.

(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.

Kıyametin Ansızın Gelmesi ve İnkârcıların Hüsranı

Enam Suresi 31. ayet bize, Allah’ın huzuruna çıkacaklarını inkâr edenlerin büyük bir hüsran içinde olduklarını bildirir. Kıyamet saati ansızın geldiğinde, bu kişiler dünya hayatında yaptıkları kusurlardan dolayı pişmanlık duyarak “Eyvah, yazıklar olsun bize!” derler. O an, işledikleri tüm günahlar bir yük gibi sırtlarına yüklenir. Bu durum, insanlara nasihat edildiğinde (dedikodu yapmama, yalan söylememe, dürüst olma gibi) buna uymayan veya uymakta zorlanan kişiler için önemli bir uyarıdır.

Ansızın Gelen Ölüm ve Hesap Günü

Bu bağlamda Zuhruf Suresi 66. ayet dikkat çekicidir: “Onlar, kendileri farkına varmadan ansızın kıyametin başlarına gelmesini mi bekliyorlar?” Bu ayet, eğer Allah’ın kurallarına uymuyorsak, O’nun kitabını ciddiye almıyorsak, ansızın gelecek ölümün veya kıyametin bizi beklediği gerçeğini yüzümüze vurur.

Çoğu insan büyük kıyameti görmeyecektir. Ancak Peygamber Efendimiz’in de buyurduğu gibi, “Kişinin ölümü kendi kıyametidir.” İşte o dayanılmaz şiddetli ölüm anları, her birey için büyük bir felaket ve kıyamet niteliğindedir.

Ölüm Anında Hatırlananlar ve Hesap Günü

Kıyamet koptuğu gün veya kişi ölüm anında, dünyada neyin peşinden koştuğunu, nelere can attığını net bir şekilde hatırlar. Hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçer; gereksiz olanlar ve gerçekten önemli olanlar belirginleşir. Normalde dün ne yediğini bile hatırlamakta zorlanan bir insan, ölüm anında tüm davranışlarını, iyi ve kötü tüm amellerini hatırlayacaktır.

Bu durum, İsra Suresi 14. ayette şöyle ifade edilir: “Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter.” Bu ayet, her insanın kendi amel defterinin şahidi olacağını ve tüm yaptıklarının kaydedildiğini açıkça ortaya koyar.

Amellerin Bilinciyle Yaşamak

Amellerinin kaydedildiğini ve bir gün önüne konulacağını bilen bir insan, hayatında çok daha farklı bir tutum sergiler:

Ahlaklı olur: Kimsenin hakkını yemeye, kimseyi kandırmaya cesaret edemez.

İyilikte yarışır: Kötülükten kaçınır, iyilik yapmaya ve yaymaya gayret eder.

Affedici olur: İnsanlara karşı hoşgörülü ve bağışlayıcı davranır.

Çünkü bu insan bilir ki, hakkını yediği, kandırdığı herkesin bir Rabbi vardır ve o Rabbi bir gün kendisine hesap soracaktır. Bu farkındalık, bir insanın hayatına bambaşka bir yön verir ve onu daha erdemli bir birey yapar. Ölümün gelip her şeyi hatırlattığı o an, dünya uğruna harcanan tüm çabaların gerçek değerini gözler önüne serer.

Bu bilgiler ışığında, dünya hayatımızı nasıl şekillendirmemiz gerektiği hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir