Tebliğde Öncelikler ve İlahi Uyarı
İslam tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Abese Suresi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ çabaları sırasında yaşadığı insani bir anı ve bu ana gelen ilahi müdahaleyi konu alır. Sure, peygamberliğin ispatlarından biri olarak kabul edilirken, aynı zamanda İslam’ın temel değerlerinden olan eşitlik ve öncelikler konusunda da müminlere derin dersler sunar.
Peygamber Efendimiz, Müddessir Suresi’ndeki “Kalk ve uyar!” emri gereği, çevresindeki insanları İslam’a davet ediyordu. Tebliğin daha hızlı yayılması amacıyla, Mekke toplumunun önde gelenleri, reisleri ve güçlü şahsiyetleriyle bir araya gelmeye özen gösteriyordu. Bu seçkin kişilerle kurulan bir ortamda, onlara İslam’ın ayetlerini anlatmaya başlamıştı. Tam da dikkatini bu önemli şahsiyetlere vermişken, görme engelli bir mümin olan Ümmü Mektum, güçlükle ve hızlı adımlarla Peygamber Efendimizin yanına geldi ve bir soru sordu. Bu durum, Peygamber Efendimizin sözünü kesmiş ve tebliğ fırsatını kaçırma endişesiyle yüzünde hafif bir rahatsızlık ifadesinin belirmesine neden olmuştu. Karşısında toplumun ileri gelenleri varken, o an bu tür bir kesintinin uygunsuz olduğunu düşünmüş olabilir.
İşte tam bu noktada, Kuran’ın ilahi mesajı devreye girdi ve Abese Suresi nazil oldu.
Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.
(1-2) Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
Sure, Peygamber Efendimizin bu insani tepkisine doğrudan değinerek, “Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi, çünkü kör geldi diye!” (Abese, 80:1-2) buyurarak herkesin gözü önünde ilahi bir uyarıda bulundu. Bu durum, hem Müslümanları hem de o dönemin düşmanlarını hayrete düşürdü. Peygamberin, Allah tarafından bu şekilde uyarılması, onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğunun ve ilahi denetim altında bulunduğunun açık bir deliliydi. Zira eğer mesaj kendi sözü olsaydı, bu tür bir olayın bu şekilde apaçık beyan edilmesi beklenmezdi.
Abese Suresi’nden önce, Peygamber Efendimiz için bu konuda özel bir ayet inmemişti. Dolayısıyla, toplumda pek değeri olmayan bir körün, o anki tebliğ ortamında, önde gelenlerden daha öncelikli olacağını bilmesi doğal değildi. Ancak bu olaydan ve nazil olan ayetlerden sonra, Peygamber Efendimizin tebliğ yaklaşımında önemli bir değişiklik gözlemlendi. Artık hiçbir kimseye zenginliği veya makamı nedeniyle özel bir ilgi göstermediği gibi, hiçbir fakire de yüzünü asmadı. Bir yanda fakir ama samimi bir Müslüman, diğer yanda “anlat bakalım, işimize gelirse iman ederiz” diyen kibirli şahsiyetler olduğunda, Peygamber Efendimiz Allah’a koşarak geleni tercih etti.
Abese Suresi, bize bu olayı aktararak önemli bir ders verir: İslam’da değer ölçütü mal, makam veya dünyevi statü değil, takva ve samimiyettir. Allah katında herkes eşittir ve samimiyetle Hakka yönelen her kul, tebliğde önceliklidir. Bu sure, Peygamber Efendimizin peygamberliğinin en güçlü delillerinden biri olmakla birlikte, İslam tebliğinin evrensel ve kapsayıcı niteliğini de gözler önüne serer.
Tebessüm Sünneti ve Bilgeliğin Getirdiği Sorumluluk
Abese Suresi’nin başlangıcında yer alan “Yüzünü ekşitti ve arkasını döndü” ifadeleri, bize Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) o anki insani tepkisini aktarır. Burada dikkat çekici olan şudur: Her zaman tebessüm eden, güler yüzlü bir insanın yüzündeki en ufak bir kırışıklık, hafif bir surat asma dahi çevresindekiler tarafından hemen fark edilir. Somurtkan birinin surat asması ise genellikle gözden kaçar, zira insanlar onu zaten “hep suratsız” veya “karakteri bu” diye tanımlar.
Peygamber Efendimizin o anki yüz ifadesinin ve arkasını dönmesinin Kuran’da yer bulması, onun her zaman insanlarla iç içe ve güler yüzlü bir iletişim içinde olduğunu gösterir. Yüzündeki ufacık bir değişiklik bile çevresindekiler tarafından hemen fark ediliyordu.
Ancak günümüzdeki duruma baktığımızda, “alim” veya “bilgili” olarak nitelendirilen bazı kişilerin, bilgilerini artırdıkça yüzlerinin asıldığını ve insanlardan uzaklaştıklarını görüyoruz. Sanki bir dağa çıkmışlar gibi, onlara ulaşmak, müsait vakitlerini bulmak adeta imkansızlaşıyor. Oysa Peygamber Efendimiz, bu özel olay hariç, insanlarla her an ulaşılabilir bir konumdaydı ve yüzü her zaman güler yüzlüydü.
Peygamberimizin bu önemli sünnetini ne çabuk unuttuk? O, “Gülümsemek sadakadır” buyurarak bize ne kadar kıymetli bir öğüt vermişti. Peki bizler, asık suratlarla ortalıkta gezinip, dini bu şekilde mi anlatıyoruz?
Aslında, bilgilendikçe, kalbimizin daha da yumuşaması, yüzümüzün daha da gülümsemesi gerekmez mi? Bilgi ve hikmetin bizi kibirden uzaklaştırıp insanlara daha yakınlaştırması, daha anlayışlı ve mütevazı yapması beklenmez mi? Peygamber Efendimizin sünneti, bize tebliğin sadece sözle değil, aynı zamanda hal ve tavırla, özellikle de güler yüzle ve ulaşılabilir olmakla gerçekleştiğini hatırlatır.
Rabbimizin Dersleri ve Eşitlik İlkesi
Peygamber Efendimiz (SAV) aracılığıyla bizlere verilen dersler, başkalarının ihtiyaçlarına karşı duyarlı olmamız gerektiğini açıkça gösterir. Bize düşen, birileri yardım istediğinde yüz çevirmek yerine, elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Kim olursa olsun, zengin veya fakir, makam sahibi veya kimsesiz, herkese eşit davranmak Müslümanca bir duruştur. Hiçbir kimsenin uğruna diğer insanlara sırt dönme lüksümüz yoktur.
Kişisel Bir Deneyim ve Acı Gerçek
Bu ilkenin ne kadar önemli olduğunu bana acı bir deneyim öğretti. Bir gün çok acil bir işim vardı ve eski kıyafetlerimle dışarı çıktım. İnanır mısınız, kıyafetim kötü olduğu için yüzüme bile bakmadılar ve işimi halledemedim. Kendimi o kadar kötü hissettim ki… Sonra en kaliteli, en markalı kıyafetlerimi giydim ve aynı işimi kolayca hallettim. Bu durum, bir yandan işimi çözdüğüm için rahatlatsa da, diğer yandan beni derinden sarstı.
“Müslümanlık Ölmüş” Diyen Yüreğim ve Hucurat Suresi
Bu olay bana, makamı veya tanıdığı olmayan, fakir insanların yaşadığı zorlukları bir kez daha düşündürdü. Yüreğimden “Müslümanlık ölmüş” sözleri döküldü. Hani Hucurat Suresi’nin 10. ayetinde “Müslümanlar ancak kardeştir” buyruluyordu? İnsana insan olduğu için değer verilmesi gerekirken, kıyafeti veya makamı için değerlendirilmesi ne kadar acı. Maalesef bu, günümüzde sıkça karşılaştığımız bir durum.
(3-4)(Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak,Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.
Peygamber Efendimizi Kur’an ile Tanımak
“Umulur ki o kör belki arınacak, temizlenecek ya da öğüt alacak, menfaat verecek, fayda verecek… Ne bilirsin, belki öğüt alacak, belki senin öğüdün o insana fayda verecek de günah kirlerinden arınacak.” Rabbimiz böyle buyurmuşken, bizler Peygamber Efendimize “her şeyi bilir” diyerek hata ettik.
Örneğin, Peygamber Efendimize ait olduğu söylenen bir hadis var: Peygamber Efendimiz mezarlıktan geçerken iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduğunu görüyor. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyor.
Eğer bu ayeti bilmiyorsak, bize Peygamber Efendimizin sözü gibi, onun ağzından çıkmış gibi anlatılanlara inanırız. Ama biliyorsak inanmayız, öyle değil mi? Çünkü kör bir insanın arınıp arınmayacağını bile bilmeyen Peygamberimiz, mezardakilerin azabını nereden görecek?
Bu yüzden hep derim: Peygamber Efendimizi Kur’an’da tanıyalım. Ben şükürler olsun ki Siyer (Peygamber Efendimizin hayatı) ve Hadis (Peygamber Efendimizin sözleri) derslerini hocalarımdan aldım. Ama Peygamber Efendimizi Kur’an ile tanımak var ya, o bambaşkaymış! Ayetlerde Peygamber Efendimizi tanımayı kesinlikle tavsiye ederim. Eğer ayetlerde Peygamber Efendimizi tanırsak, inanın onu daha çok seviyoruz. Hatta sadece salavat getirmekle kalmayıp, onunla beraber Allah yolunda ilk adımlarımızı daha kolay atıyoruz.
Çünkü Ahzâb Suresi 21. ayette Rabbimiz ne buyurdu: “Andolsun ki Resulullah sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” Peygamber Efendimiz’de çok güzel örnekler var. Yeter ki o örnekleri Kur’an’dan bulmak için çabalayalım, yeter ki Kur’an’ı biraz elimize alıp okuyalım. Kur’an’ı okuduğunuzda ne dersiniz biliyor musunuz? “İşte benim peygamberim bu!” deriz.
Arınma: Manevi Bir Temizlenme
Arınma, ev veya araba temizliği gibi maddi bir temizlik değil, manevi bir temizlenmedir. Bu, eski yanlış düşüncelerden, kişinin kendi kafasındaki ya da toplumun dediği inançlardan arınmak demektir. Dedemin, babamın veya hocamın dediği doğrudur diye düşünmek, o yolda yürümek değil; Kur’an ile temizlenmektir.
Bu arınma ve temizlenme için birilerinin bize ayetleri göstermesi yetmez. Neden mi? Çünkü buradaki fiil dönüşümlü bir fiildir, yani iki tarafın da etkilenmesi gerekir. Ayetlerle verilen öğüdün faydalı olması için kişinin kendisi de istemelidir. Ancak burada “umulur ki” ve “belki” ifadeleri geçtiği için, iki taraf da istese bile karşı taraf ayetlerle temizlenemeyebilir. Ne kadar çok istese de bu temizlenme gerçekleşmeyebilir.
Bu durum, Peygamber Efendimize müthiş bir bakış açısı kazandırmıştır; bize de kazandırması lazım. Rabbimiz, Necm Suresi 39. ayette “Muhakkak insana yaptıklarından başkası yoktur” diye buyurmuştur. Bizler kötülük peşinde koşuyorsak, kul hakkına giriyorsak, insanların kalbini kırıyorsak, ayetler bizi nasıl temizler? Temizlemez ki!
Ayetlerle Arınmanın Mükafatı
Peki, bu ayetlerle temizlenen, bunları hayatına uygulayan insanların mükafatını görelim: Taha Suresi 75. ayet şöyle der: “Her kim de ona mümin olarak salih ameller işlemiş bir halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler vardır. Adn Cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Ve işte bu, arınanların mükafatıdır.”
Arınanların mükafatı Cennet’tir. Peki bu arınanlar sadece iman etmekle mi kalmış? Kuru kuru “iman ettim” diyerek insanlara dünyayı dar mı etmiş? Hayır! Bakın, salih ameller yapmış, iyilikler yapmış, imana yakışan güzel işler yapmışlar.
Bizler temizlenmek için, ayetlerle temizlenmek için düşünmek zorundayız. Çünkü düşünmeyen, akıl etmeyen ayetleri anlayamaz, temizlenemez. Aklını kullanmayanların sonu şu ayete varır: Yunus Suresi 100. ayet: “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefis için iman edebilmek yoktur ve akıllarını güzel kullanmayanları pislik içerisinde bırakır.” Gördünüz mü? Aklımızı kullanmazsak nasıl kalırız? Pislik içinde kalırız!
Kur’an: Bir Öğüt, Bir Şifa
İnsanlar bir aklını kullansa, bu ayeti bir anlasa, Yunus Suresi 57. ayette işte o zaman Kur’an’ın canlı bir varlık gibi öğüt verdiğini anlarlardı, aklını kullanıp hayata uygulalardı: “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet geldi. De ki: ‘Ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle ferahlansınlar. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.'”
Bu ayeti anlasaydık, toplayıp durduklarımızı bırakır, kitabı biraz elimize alır, hayatımıza uygulamaya çalışırdık. Lütfen bu ayetleri iyi anlamaya çalışalım, aklımızla düşünelim.
Rabbimiz bu ayette “fayda verirse” ifadesini kullandı. Zikir, yani ayetler, yani Kur’an kime fayda verir diye sorarsanız, ayetlerin değerini kimler bilir diye sorarsanız, Kaf Suresi 45. ayette cevabı buluruz: “Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onlara karşı zor kullanacak değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkanlara bu Kur’an ile öğüt ver.”
Kur’an, Allah’ın tehdidinden korkanlara fayda verir, korkanlara öğüt verir. Allah’ın tehdidini çoğu insan bilmiyor, neyse ki bizler bilelim de çevremizi yaşam tarzımızla ve dilimizle anlatalım. Olur ya, belki öğüt alırlar.
(5-6)Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;Sen, ona yöneliyorsun.
Kendini İhtiyaçsız Görmek ve Kibir
Metinde geçen “Gani” kelimesini sadece maddi zenginlikle sınırlamak, anlamını daraltır. İhtiyaçsız hissetme hali, sadece zenginlere özgü bir durum değildir; fakir bir insanda da görülebilir. Örneğin, bir öğrenci anne babasına o kadar ihtiyaçsız görünür ki, sanki hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi davranır. Her şeyi bildiğini zanneder, cebinde beş kuruş olmasa bile “istersem kazanırım” der. Bu, kişinin aşırı özgüveni ve kendini beğenmişliğinden kaynaklanır.
Bu kendini muhtaç hissetmeme, kendini kendi kendine yeterli görme hali, Allah’a karşı “eyvallahsız” bir yaşam sürmek gibidir. Hayatı tıkırında gidince ayetlere ihtiyacı yokmuş gibi yaşar. Oysa Alak Suresi 6. ayette Rabbimiz, “İnsan azar” buyurmuştur. Okumayan insan azar. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan tek varlık Allah’tır. İnsan kendini böyle görürse, bu bir kibir ve zan olur. Dünyanın en zengini, en ihtiyaçsız görüneni bile olsa, ihtiyacı olmayan tek varlık Allah’tır, insan değil. Bunu unutmayalım.
Allah’a Muhtaç Olmak
“Biz ayetlere ihtiyacımız yok, biz Allah’sız da yaşarız, keyfimize bakarız” gibi düşüncelerden uzak durmalıyız. Bizler Allah’a muhtacız. Metinde geçen “Sen dünya hayatından başka bir şey istemeyene mi yöneliyorsun, onu adam yerine mi koyuyorsun?” ifadesi, Peygamber Efendimiz’e yöneliktir. Birini adam yerine koydukça, o kişi İslam’dan kaçabilir. İsra Suresi 82. ayette “ona okudukça zalimliği artar”buyrulmuştur. Bu kişilere ayetleri anlattıkça, aslında onların kibrini beslemiş oluruz.
Tebliğ ve Sınırlarımız
Bu bencil insanlara ayetleri anlattıktan sonra sırtımızı dönüp gitmeliyiz. Gerisi artık onların bileceği iştir. İndirim kuponunun peşinden mi koşar, gezmeye mi can atar, yoksa ayetlere mi yönelir; bu tamamen kendisine kalmıştır.
Bizler onlara şunu hissettirmeliyiz: “Sen Allah için olmazsa olmaz değilsin. Sen İslam için olmazsa olmaz değilsin. Sen gidersin, başkası gelir. Senin mümin olup olmaman Allah’a bir şey kaybettirmez.” Unutmayın, kendini Allah’a ihtiyaçsız gören bir kişinin üzerine vekil değilsiniz. Peygamber Efendimiz bile vekil değildi, bizler hiç olamayız. En’am Suresi 106. ayette buyrulduğu gibi: “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dileseydi iman etmezlerdi. Biz seni onların üzerine gözetleyici göndermedik ve onlara vekil değilsin.”
Kimse kimsenin vekili olamaz. Ne babamız, ne hocalarımız, ne de şeyhlerimiz vekil olacak. Herkesin yaptığı kendine aittir. Necm Suresi 29. ayet gereği, öğrenmeye, hayata uygulamaya gönülsüz ise o insanla çok uğraşmamalıyız. Kendini sağlıklı sanan bir hastaya ilaç tavsiye edemezsiniz, zira bu tavsiye fayda vermez. O kişi bahaneler uydurur: “Hava sıcak, Allah yolunda çalışamam” der. Saçının rengini önemsediği kadar ayeti önemsemez, ayakkabısının modeline kafa taktığı kadar Rabbin emirlerine uyma gereği hissetmez.
Rabbimiz bize buyurdu ki: “O halde sen, bizim zikrimizden yüz çevirip de dünya hayatından ötesini istemeyen kimselere bakma.” (Necm Suresi, 29)
İstekli Olana Yönelmek
Peki ne yapacağız? Bir yanda Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve hayatına uygulamak isteyen, içi öğrenme aşkıyla yanan ancak imkanları kısıtlı biri, diğer yanda imkanı bol olup istese Kur’an’a kolayca ulaşabilecek biri… Bizler gönüllü olarak gelene yöneleceğiz. Çünkü öğrenme isteği olmayana bir şey yapılamaz. Ne yaparsanız yapın, istemiyorsa ayetleri öğretemezsiniz. Karşı tarafta muhakkak bir istek olmalı, bir koşma isteği olmalı.
İnsanlar öğrenme isteğiyle bize koştuklarında, bize geldiklerinde onlara güler yüz göstereceğiz. Asla surat asmayacağız, asla kızmayacağız. Camilerde hocalardan dayak yiyen bir nesildik. O hocalar neden böyle davrandı, neden böyle yaptı? Ayetleri bilmiyorlar mıydı? Peygamber Efendimiz’i bilmiyorlar mıydı da ellerimizi değneklerle dövdüler? Şükürler olsun ki adalet yerini bulacaktır. O küçücük kalplerimizdeki yaraların hesabını Rabbimiz bir gün soracaktır.
Lütfen ayetleri öğrenmeye, Kur’an’ı öğrenmeye, Allah’ı tanımaya geldiğinde bir insana asla kızmayın. Peygamber Efendimiz kızmadı, biz de kızmayalım.
(7)(İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!
Dini Tebliğde Doğru Duruş ve Peygamberin Merhameti
Bir insana elinden gelen her şeyi yapıp, ona en güzel örnek olduktan sonra daha ne yapılabilir ki? Kendini muhtaç görmeyen, ihtiyacı olmadığına inanan bir kişiye hiçbir şey öğretemezsiniz. Bu nedenle, ayetleri yalvarırcasına, bu dini anlatma çabasına girmemeliyiz. Ayetlere ihtiyaç bile duymayan bir insanın iman etme lütfunda bulunması için asla kendimizi küçültmeyelim. Dik durmalıyız, süklüm büklüm değil. Unutmayalım ki dileyen inanır, dilemeyen inanmaz.
Rabbimiz, Kehf Suresi 29. ayette insanı özgür bırakmıştır. Bakara Suresi 256. ayette de “Dinde zorlama yoktur” buyrulmuştur. Bu ayetler bize dinin bir teklif olduğunu, gönülle kabul edilmesi gereken bir davet olduğunu öğretir. Bu sebeple Rabbimiz, Bakara Suresi 272. ayette şöyle buyurmuştur: “Onları hidayete erdirmek senin boynuna borç değildir.”
Ayetleri Anlatma Sorumluluğumuz ve Sınırları
Ayetlerimizi anlatacağız, ancak bu, kendini ihtiyaçsız gören insanlara aşırı önem vererek onların kibirlerini daha da artırmamız gerektiği anlamına gelmez. Peki, Abese Suresi’nde bahsedilen, ayetleri umursamayan ve sırt dönenlere hiç mi bir şey anlatmayacağız?
Elbette anlatacağız. “Uyar” diye indirilen ayetler hepimiz için geçerlidir. Araf Suresi 164. ayeti daha iyi anlamak için inceleyelim:
“İçlerinden bir ümmet: ‘Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azapla azaplandıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?’ dediği zaman, o öğüt verenler dediler ki: ‘Rabbimize bir özür dileyebilir gerekçe olması için. Bir de belki Allah’tan korkar sakınırlar diye.'”
Biz de Rabbimize hesap verebilmek, yani bir gerekçemiz olması için herkese anlatmalıyız. Çünkü Rabbimiz bize soracak: “Sadece kendine niye Müslüman oldun, niye insanlara anlatmadın, niye doğruluğu ve güzelliği yaymadın?” İşte bu gerekçeyi sunabilmek için anlatacağız, ancak bunu dik bir duruşla yapacağız.
Anlatılanların Faydası Kimleredir?
Peki, anlattıklarımız kimlere fayda verir? Zariyat Suresi 55. ayet bize bu konuda yol gösterir: “Sen öğüt vermeye devam et. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” Gördüğünüz gibi, anlattığımız ayetler ve tavsiyeler, Kur’an tavsiyeleri müminlere, yani inananlara fayda verir. Zaten inanmayacak olana fayda vermez.
Hiç merak etmeyin, arkanıza yaslanın. Ayetleri önce kendi hayatınızda yaşayın, sonra da anlatın.
Peygamber Efendimizin Üzüntüsü ve Teselli
Rabbimiz, Abese Suresi 7. ayetinde Peygamber Efendimiz’e “Onun temizlenmemesinden sana ne?” buyurmuştur. Ancak Peygamber sünneti, okuyacağımız ayetlerde de apaçık görülüyor: Peygamber Efendimiz, yükümlü olmamasına rağmen, o inanmayanlar ve kendini ihtiyaçsız görenler için üzülüyor. Dikkat edelim, yapılan işkenceye değil, imansızlıklarına üzülüyor. Onlar ne kadar kötü olsalar, Müslümanlara işkence yapsalar da, ne derlerse desinler, Peygamber Efendimiz onlara üzülüyor. İşte bu, yumuşacık, sevgi dolu peygamber tavrıdır.
Peygamber Efendimiz’in onlara nasıl üzüldüğünü ayetlerde de görelim:
Kehf Suresi 6. Ayet: “Şimdi bu söze inanmazlarsa, belki arkalarından üzüntüyle kendini üzeceksin.” Vay be, onların yüzüne karşı değil de arkalarından üzülen bir peygamber! Peygamber Efendimiz reklam yapmıyor.
Şuara Suresi 3. Ayet: “Resulüm, onlar mümin olmayacaklar diye sen adeta kendine kıyacaksın!” Kendine kıyma derecesinde üzülen bir peygamberimiz var.
Siz de çevrenizdekiler iman ettim demelerine rağmen yalan söylüyorlarsa, yardım etmiyorlarsa, fitne çıkarıyorlarsa, kötülük yapıyorlarsa üzülürseniz, Allah Peygamber Efendimiz’i nasıl teselli ediyorsa sizi de ayetlerle teselli eder. Kalbinizi ferah tutun. Yeter ki siz de Peygamber Efendimiz gibi duyarlı olun.

