NAZİAT SURESİ(1.BÖLÜM)

Selamünaleyküm arkadaşlar. Bugünkü dersimizde Naziat suresini öğreneceğiz. Naziat, şiddetle sökmek demektir. Bu sure

bize şiddetle ya da sezdirmeden kötülük yapanların dirilişinin çok kötü olacağını

çünkü dirilişe inanmadıklarını bize anlatır. 

Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim

(1)Andolsun (kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,

Ayetlerde bahsettiğiniz üzere, Rabbimiz beş ayete yemin ederek sureye başlıyor. Bu yeminlerin temel nedeni, dikkatimizi bu ayetlere çekmek ve önemlerini vurgulamaktır. Ayetleri incelediğimizde, varlığın kendisinden çok, onun sıfatları yani özelliklerinin ön planda olduğunu görüyoruz.

Yemin Edilen Ayetlerin Anlamı

Bahsedilen özelliklerin devamında Firavun’dan ve kıyametten bahsedilmesi, bu özelliklerin olumsuz olduğunu açıkça gösteriyor. Özellikle “her şeyi şiddetle, zor kullanarak yapanlar, zorlayanlar, söke söke alanlar” gibi ifadeler, bu sıfatların zorbalık ve baskı ile ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Rabbimizin yemin etmeye devam etmesi, bu özelliklerin üzerinde durulması gereken önemli konular olduğunu pekiştiriyor.

(2)Andolsun (mü’minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,

Zıt Üsluplar: Zor Kullanma ve Usulca Yapma

Bu ayetlerde iki zıt üslup dikkat çekiyor:

Şiddet ve Zor Kullanma: İlk ayette “zor kullanarak, söke söke alanlar” gibi ifadelerle bir şeyi şiddetle ve baskıyla yapma vurgulanıyor. Bu, sert ve zorlayıcı bir yaklaşımı temsil ediyor.

Yavaşça ve Usulca Yapma: İkinci ayette ise “yavaşça çekenlere, ağırdan alarak usulca yapanlara, tereyağından kıl çeker gibi rahatça yapanlara, kitabına uydurarak yapanlara” gibi ifadelerle, bir şeyi hissettirmeden, kurnazca ve planlı bir şekilde yapma öne çıkıyor. Bu, daha örtülü ve incelikli bir yöntemi ifade ediyor.

Her iki ayet de bir eylemin nasıl gerçekleştirildiğini farklı üsluplarla anlatarak, eylemin niteliğine dair önemli ipuçları sunuyor.

(3-4)Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,Derken, öne geçenlere,

Hırs ve Yarışma Duygusu: İyilik mi, Kötülük mü?

Ayette bahsedilenler, “zor kullanarak ya da hissettirmeden insanları kandırarak mal mülk sefa içinde yaşayanlar, rahatlık denizinde yüzdükçe yüzenler” olarak tasvir ediliyor. Bu kişiler, bu yöntemlerle önde olanlar ve yarışıp öne geçenler olarak tanımlanıyor. Bu durum, önceki ayetlerde bahsedilen şiddetle söküp koparanlar, yavaşça çekip hissettirmeden hile yaparak işlerini yoluna koyanların bir devamı niteliğinde. Kısacası, bu ayetler, hile ve zorbalıkla yarışta öne geçenleri anlatıyor.

İnsan Hırslı Yaratılmıştır

Meâric Suresi 19. ayet, “Muhakkak ki o insan hırslı yaratılmıştır” diyerek bu duruma açıklık getiriyor. Hırs, bir şeyi çok fazla isteme duygusudur ve insan doğasının bir parçasıdır. Bu hırs, insanları ister istemez bir yarış içine sokar. Kimi insanlar iyilikte yarışırken, kimileri de maalesef kötülükte yarışır. Rabbimiz bizi hırslı yarattı çünkü aslında bir yarış içinde olmamızı istiyor. İçimizdeki bu çok isteme duygusu, yani yarışma ve rekabet duygusu, bastırılmaması gereken doğal bir dürtüdür.

Hayırlarda Yarışın

Bakara Suresi 148. ayette Rabbimiz, “Her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir. Haydi hep hayırlara koşun, yarışın!” buyurarak bu yarışın yönünü belirtiyor. Rabbimiz, malı mal üstüne yığma, zevk, lüks ve konfor gibi dünyevi şeylerde değil, hayırlarda yarışmamızı istiyor. Yaratılışımızdaki bu hırs duygusunu olumlu yönde kullanarak iyilikte, faydalı işlerde rekabet etmeliyiz. Ancak, ne yazık ki bu ayette bahsedilenler, iyilikte değil, kötülükte koşanlar olarak tasvir ediliyor.

(5)Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).

Firavun ve Yıkılacak Düzen

Ayette geçen “işi idare edenler” ifadesi, kötü bir idarecilik anlayışına işaret ediyor. Devamında Firavun’dan bahsedilmesi, bu ayetleri onunla ilişkilendirmemizi gerektiriyor. Firavun, Hz. Musa zamanında yaşayan kötü bir hükümdardı ve gücünü insanlardan zor kullanarak, baskıyla sökerek almıştı. Bu iktidarını sürdürmek için sihirbazları kullandı, yani hilesini ve yalanını usulca, hissettirmeden devam ettirdi. Mal mülk ve iktidar içinde yüzdü, ordusunu genişleterek yarışta öne geçti.

Sarsılacak Olanlar

Rabbimiz, işte tam da bu tiplere karşı, diğer ayette “o gün sarsan sarsacak” buyuruyor. Bu ifade, Firavun gibi dünyalıklara hırsla dalıp güçlenen, hile ile insanları kandırıp haklarını sinsice gasp edenlerin iktidarlarının, düzenlerinin ve sistemlerinin yok olacağını, yıkılacağını vurguluyor.

Bu sarsılma, sadece Firavun örneğiyle sınırlı değil. Dünyanın kalıcı olmadığı gerçeğiyle ölüm anında yüzleşmek, tüm ömrünü biriktirme hırsıyla heba etme gerçeği de insanları sarsacak. Kısacası, “sarsılan sarsılacak” ifadesi, adaletsizliğin, hilenin ve hırsın hüküm sürdüğü her türlü düzenin ve bu düzenin sahiplerinin kaçınılmaz sonunu betimliyor.

(6-7) Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.

Sarsıntının Devamı ve Yeryüzünün Değişimi

Bahsedilen sarsıntıların ardı arkası kesilmiyor; devam eden artçılar meydana geliyor. Peki, bu sarsıntılar neden oluyor? İbrahim Suresi 48. ayet bu durumu açıklıyor: “O gün ki yeryüzü başka yeryüzüne değiştirilir, gökler de. Ve hep o Vahid, Kahhar olan Allah için fırlar [kabirlerinden].”

Bu değişim, Hesap Günü dirilmek için gerçekleşiyor. Tüm bunlar olurken, kalbimiz tir tir titreyecek, korkudan büyük bir etki altında kalacak. Bu, ahirette yaşanacak olan büyük değişimlerin ve hesap gününün dehşetinin bir tasviridir.

(8)O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.

Depremde veya bir köpek saldırısında yaşadığımız korku gibi anlarda kalbimizin titrediğini hissettik, değil mi? Ama hesap günündeki titreme bundan çok daha fazla, kat kat fazla olacak. Öyle ki yürekler ağızlara gelecek. Mümin Suresi 18. ayette belirtildiği gibi: “Yaklaşmakta olan gün hususunda onları uyar. Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir.” Gördüğünüz gibi, yürekler ağza geliyor.

Hesap Günü İçin Hazırlık

Kıyametten sonra dirilme anında bu korkuyu yaşamamak için şimdiden bu dünyada kendimizi hesaba çekmeli ve bir hesap günümüz olmalı. “Ben neyden hesaba çekileceğim? Neyi yapıp yapmayacağımı bilmiyorum,” diyorsanız, Zuhruf Suresi 44. ayete bakalım: “Sen hemen sana vahyedilene sımsıkı tutun. Muhakkak ki sen doğru bir yol üzerindesin. Muhakkak ki o (Kur’an) hem senin için hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan sorguya çekileceksin.”

Kur’an’a Göre Yaşamak

Rabbimiz, Kur’an’dan sorguya çekileceğimizi buyuruyor. Bu ayeti görüyorsak, öyleyse ne yapacağız? Bugün Kur’an’ın kaç ayetini yerine getirebildik, kaç hata yaptık diye hesabını yapacağız. Pazara giderken alacağımız malzemelerin hesabını, aylık harcamalarımızın hesabını, okul aidatını, dolmuş parasını hesaplamayalım demiyorum; elbette yapalım. Ama günümüzün de hesabını yapalım. Yoksa pişman olup hatalarımızdan geri dönebilme veya yapmadığımız davranışlarımızı telafi etme zamanımız olmaz. Ertelediklerimizi yapacak vaktimiz olmaz.

Ertelemenin Sonucu

Yaşıyoruz, değil mi? Öyleyse ne bekliyoruz? Kur’an’ımızı açıp ayetleri öğrenip hayata uygulama vaktimiz artık gelmesi lazım. Bu ayeti gördükten sonra gelmesi lazım. “Ben bu sorguya çekileceğim kitabı öğrenmem, hayatıma uygulamam. Yok ben ahiretimi hesap edemem,” diyorsanız merak etmeyin, ahirette Rabbimiz sizin hesabınızı çok iyi yapar. Bu dünyada siz yapmazsanız, Allah ahirette hesabı iyi yapar.

Allah’ın Uyarısı

Rabbimiz Meryem Suresi 38. ayette ne diyor: “Neler işitecekler, neler görecekler onlar bize gelecekleri gün!” Rabbimiz “Neler işitip neler göreceksiniz” diyor. Hiç korkmuyor musunuz sizi yaratan Rabbinizden? Hiç çekinmiyor musunuz? Neden bu kitabı okumuyorsunuz? Neden raflarda bırakıyorsunuz? Neden hiç okuma gereği hissetmiyorsunuz? Evet, dirildikten sonra neler işitip neler göreceğiz ki Rabbimiz hesap günü kalplerimizdeki derin korkuyu dışarı vuracak. Gözlerimiz ise korkudan nasıl olacak? Tabii ki öne eğilecek.

(9)Onların gözleri (korku ile) inecektir.

Zalimlerin Hesap Günündeki Hali

Şiddetle söküp koparan, hile yaparak kandıran ve bu sayede rahatlık içinde yaşayıp dünyada yarışı önde bitiren o kimseleri düşünün. Kıyamet Günü’nde gözleri nasıl olacak dersiniz?

Onların başları ve gözleri yere eğilecek. Kalpleri hızla çarparken, dehşetten yorgun düşen gözleri aşağıya doğru eğilecek, sanki yuvalarından fırlayacak gibi olacak.

Şu ayeti bir düşünün: İbrahim Suresi, 42. Ayet:

“Sakın Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah onları, ancak gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteler.”

Bu ayet, o dehşetli günde kötülerin nasıl bir durumda olacaklarını çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. İçlerindeki karmaşa, dış görünüşlerine, özellikle de gözlerine yansıyacak. Dünya mahkemelerindeki hallerinin aksine, tam anlamıyla perişan olacaklar.

Dünya Mahkemeleri ve İlahi Mahkeme

Lütfen bizim mahkemelerimizle Allah’ın mahkemesini karıştırmayalım. Bizim mahkemelerde suçluların çoğu utanıp önüne bile bakmaz, hatta sırıtarak durur. Çünkü af çıkacağını, zaman aşımı olacağını düşünürler.

Ama Allah’ın mahkemesinde sonuç ebedidir, af yoktur ki! İşte bu yüzden gözler yerde olacak ve korkudan dışarı fırlayacak.

Bunu bilen bir insan kötülük yapar mı? Yapmamalı. Bu mahkemeden korkmalı.

Kötülerin Gözleri Neden Yerde?

Kötülerin gözleri hesap karşısında yere eğik olacak ve kalpleri tir tir titreyecek. Çünkü onların dünyadayken çok büyük bir hatası vardı: Dirilişe inanmıyorlardı.

Onlar bu günün geleceğini inkâr ediyorlardı ve işte bu inkâr, Allah’ın huzurunda durduklarında yaşayacakları derin korku ve utancın temel sebebi olacak.

(10-11)Şöyle derler: “Biz gerçekten gerisin geriye eski hâlimize mi döndürüleceğiz?” “Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?”

İnkarın Soruları

Kıyamet gününde, dirilişi inkâr edenler soracaklar: “Çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı, gerçekten eski halimize döndürüleceğiz?” Bu sorular, inkârın ta kendisidir. Onlar, bir kez çürümüş kemiklere dönüştüğümüzde diriltilmemizin imkansız olduğunu iddia ediyorlar.

(12)“Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür” dediler.

Ahireti İnkar Edenlerin Bahaneleri ve Rabbimizin Vaadi

Dirilişe inanmayan insanlar, “Çürümüş kemik olduğumuz zaman mı döndürüleceğiz?” derler. Aslında onlar, bir dönüşün olacağını, ama bu dönüşün kendileri için hüsranlı bir dönüş olacağını içten içe bilirler. Çünkü ezan okunduğunda namaz kılmamış, ya da kıldığı namaz kötülük yapmasına engel olmamış, iyilikte yarışmasını sağlamamış, sadece eğilip kalkmaktan ibaret, spor tadında bir namaz olmuştur. Faiz yemiş, haram yemiş, kul hakkı yemiş, dedikodu yaparak yetmezmiş gibi insan eti yemiş, fitnenin kralını ağzından çıkan tek bir kelimeyle yapmıştır. Fakirleri küçümsemiş, başka ırktan olana ayrımcılık yapmış, alay etmekte, dalga geçmekte, insan onurunu ayaklar altına almakta bir numara olmuştur.

Tüm bunları bildiği için de, biraz olsun hesap gününü düşündüğünde, bu dönüşün hüsranlı bir dönüş olduğunu ifade eder. Bu düşünceler bir anlık ya da öylesine değil, eğer gerçekten ahirete iman etmiş olsaydı kötülükten uzak duracaktı, öyle değil mi? Ama nerede! Bir de hiç çekinmeden ahiretin olmadığına dair yemin edip dururlar.

Nahl Suresi 38. ayet der ki: “Allah ölen kimseyi diriltmez diye olanca yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır! Diriltecek! Bu, O’nun yemin ettiği bir vaat. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Onlar istediği kadar yemin etsinler, diriltecek! Rabbimiz, “Bu Allah’ın yemin ettiği bir vaattir” diyor. Rabbimiz vaadinden cayar mı? Asla caymaz!

Bunlar, dirilmenin olmayacağına dair nasıl yemin ederler? Hepinizin bildiği yeminler bunlar, bildiği sözler: “Ölüp de dirilen var mı?” derler, “Cehennem’den gelen var mı?” derler, “Vallahi bu hayattan başka hayat yok, eğlenmene bak!” diye yemin ederler. Bu şekilde ahiretin olmadığına yemin ederler. Hatta daha başka şeyler de söylerler.

Müminun Suresi 37. ayet der ki: “O, bizim dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve yaşarız, fakat biz tekrar diriltilmeyiz.” Yani hayat ancak dünya hayatından ibarettir, başka bir şey olmayacak, dirilmeyiz diyorlar. Ne kadar kötü, öyle değil mi? Bunu çok fazla diyen var aslında, yaşantısıyla, hayatıyla, yaptığı kötülüklerle bunu o kadar çok diyen var ki hayatımızda, yeter ki görmeye çalışalım.

Başka bunlar neler derler? Mutaffifin Suresi 13. ayet: “Karşısında ayetlerimiz okunurken ‘evvelkilerin masalları’ dedi.” Görüyorsunuz değil mi, “eskilerin masalları” diyor. Namaz kıl diyorsun, “eskilerin masalları” diyor. Dürüst ol diyorsun, “aman geç” diyor, “bu zamanda dürüstlük mü olur” diyor. Bir türlü yapmak istemiyor. Ayetlere, Allah’ın emirlerine masal diye bakanlar bunlar.

Onlar bunları demeye dursun, bizim Rabbimiz peki ne diyor ayetlerde görelim. Rabbimiz, kıyametin kopacağını, insanların yeniden diriltileceğini bildirmek, bu hale düşmememiz için ne yapıyor? Ayetlerde bizi uyarıyor. Bakalım ne diyor Rabbimiz?

(13)Hâlbuki o, bir haykırıştan (sûr’un üfürülmesinden) ibarettir.

Şüphesiz Rabbimiz kıyametten ve ardından gerçekleşecek olan dirilişten bahsetmektedir. Onlar ne derse desin, bu tek bir haykırışla olacaktır. Çürümüş kemiklerinizin dirilişi de tek bir sesten ibarettir.

(14)Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.

Kıyametin İki Sesi ve Diriliş Anı

Kaf Suresi’nin 41. ayetinde bahsedilen o nida, yani sıcağın en şiddetli olduğu bir anda yakından gelecek olan hakka çağrıdır. İşte o çağrı, çıkış günüdür. Bu sesle kıyamet kopacak. İkinci ses ise ölüleri diriltecek ve onları doğrudan Mahşer alanına taşıyacak.

İlk Sahne: Diriliş ve Pişmanlık

Yasin Suresi’nin 51-52. ayetlerde bu ilk sahne çok çarpıcı bir şekilde anlatılıyor: “Nihayet Sûr’a üflenmiştir! Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden diriltilip koşarak Rablerine akın ederler.” O an, herkesin ağzından dökülecek sözler şunlar olacak: “Eyvah başımıza gelenlere! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? Rahman olan Allah’ın vaat buyurduğu işte buymuş, gönderilen peygamberler doğru söylemişler!”

Peygamberler bizi ayetlerle hep uyardı, değil mi? Ama biz ne yazık ki onların dürüstlüğünü, Kur’an’ı okumasını, affediciliğini, merhametini, büyüklere saygısını ve küçüklere sevgisini örnek almak yerine, onların kıyafetine, uyuyuşuna, yemek yemesine odaklandık. Sonra da “Peygamber Efendimizi seviyoruz” dedik. Gerçekten böyle sevgi olur mu? İnsan sevdiğini örnek almaz mı, ona benzemeye çalışmaz mı? 

İkinci Sahne: Allah ile Karşılaşma

Şimdi gelelim ikinci sahneye: Allah’ı görme sahnesi. Taha Suresi’nin 108. ayeti bu anı şöyle tasvir ediyor: “O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiyi uyarlar. Öyle ki Rahman’ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezler.”

Bu ayeti düşünebiliyor musunuz? O korkudan konuşamama hali… Hani çocuklara kızdığınızda korkudan kendi aralarında fısıldaşırlar ya, işte aynen öyle. Rabbimizle karşılaşmaya yüzümüz var mı? Açıkçası, ben kendime baktığımda yaptığım hatalar, ertelediğim iyilikler gözümün önüne geliyor ve bu ayetten utanan bir kalp kalıyor elimde. Yine de ümidimi kesmeden, hatalarımı düzeltme çabamla Rabbimin huzuruna yürüyorum. Unutmayın, hepimiz yürüyeceğiz. Hepimiz Rabbimizin huzuruna varacağız.

Dirilişe İnanmayan Bir Örnek: Firavun

Burada, kalbi titreyen, gözleri yerde olan, dirilişe inanmayan ünlü bir örneğimiz var. Bu kim olabilir? Tabii ki Firavun.

(15)(Ey Muhammed!) Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?

Kur’an’ın Işığında İsrailoğulları ve Toplumumuz

Kur’an-ı Kerim’de en sık adı geçen peygamberlerden biri Hz. Musa ve onun kavmi İsrailoğullarıdır. Bu durum tesadüf değildir; içinde yaşadığımız toplumun İsrailoğullarına birçok açıdan benzediği sıkça dile getirilir. Bilge bir söz vardır: “Tarih tekerrürden ibarettir.” Yani tarih kendini tekrarlar. Bu nedenle, İsrailoğullarının deneyimlerini anlamak, kendi günümüzdeki yerimizi ve rolümüzü kavramak için kilit bir öneme sahiptir.

İsrailoğullarının kıssalarını okuduğumuzda, kendimizi bu hikayelerin içinde buluruz. Acaba bizler de ayetleri “sihir” diye nitelendiren Firavun gibi mi olacağız? Yoksa iyiliğe ve hakikate koşan Hz. Musa gibi mi? Mesleğini kötüye kullanan, Firavun’un sağ kolu Haman gibi mi davranacağız, yoksa mal varlığıyla övünen, kötülüğe meyleden Karun gibi mi?

İşte tam da bu noktada, İsrailoğulları’nın tarihindeki bu önemli şahsiyetleri tanımak, günümüzdeki tercihlerimizin bizi nereye götüreceğini anlamamızı sağlar. Bu toplumu ve onların yaşadıklarını idrak etmek, kendi yolculuğumuzda hangi karakterle özdeşleşeceğimizi bulmamız için bize rehberlik edecektir. Gelin, İsrailoğullarını tanıyalım ki, kendi yerimizi de doğru bir şekilde belirleyebilelim.

(16)Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti:

Rabbimizin Merhameti ve Bize Seslenişi

Kur’an-ı Kerim, bizlere Hz. Musa kıssasının sadece küçük bir bölümünü aktararak dahi ne kadar büyük dersler sunuyor! Rabbimiz, Firavun’un zulmü ve kötülükleri karşısında, Hz. Musa’yı peygamber olarak görevlendirdi. Hatta Firavun gibi azgın bir zalimi bile karanlık gidişatından döndürmek için çabaladı, onu kendi haline bırakmadı.

Aslında bu örnekle, Allah bizlere de sesleniyor: Cehenneme götürecek davranışlardan uzak duralım diye uyarıyor. Rahmeti gazabını geçmiş olan Rabbimiz, hiçbir kulunu uyarmadan ve haber vermeden cehenneme atar mı? Elbette atmaz! “Ben Rabbimin sesini hiç duymuyorum ki!” diye bir itirazda bulunmayın. Alak Suresi’nin ilk ayetinde geçen “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emrini hepimiz duyduk. Ancak kaçımız bu emri okuyup hayatına uyguluyor? Eğer Rabbimizin sesini duymak istemiyorsak, ne yapılabilir ki?

Bir bakın lütfen, ne kadar güzel ve merhametli bir Rabbimiz var ki, Firavun gibi bir zalime bile değer veriyor! Ona Hz. Musa’yı peygamber olarak göndererek tövbe etmesi ve kendini düzeltmesi için bir fırsat tanıyor.

Rabbimiz, Firavun üzerinden bütün insanlara büyük bir umut da veriyor. Oysa Allah, Firavun’un iman etmeyeceğini elbette biliyordu. Peki neden Hz. Musa’yı ona gönderdi? Çünkü bize umut vermek için: “Sizin gideceğiniz yer Firavun’dan daha mı çetin, daha mı zor?” diyerek aslında bize hidayet bulabileceğimizin kapısını aralıyor. Bakara Suresi’nin 6. ayetinde buyurulduğu gibi: “O kâfir olanlara gelince, onları ha korkutmuşsun ha korkutmamışsın, onlar için birdir, iman etmezler.” Ancak bizim görevimiz sadece anlatmaktır.

Hz. Musa’yı Firavun’a gönderen bir Allah var! Rabbimiz bizi de başkalarına gönderdi; kötülükleri sadece seyretmemiz için değil, ayetlerle uyarmamız için gönderdi. Bu, bizim üzerimizdeki ilahi bir görev ve sorumluluktur.

(17)“Haydi Firavun’a git! Çünkü o azmıştır.”

Firavun’un Azgınlığının Kökeni ve Bize Düşen Dersler

Firavun neden haddini aştı, neden azgınlaştı? Naziat Suresi’nin ilk beş ayetinde de işaret edildiği gibi, o nimetler içinde yüzdü ve bu nimetler onu haddini aşmaya itti. “Nimetler insanı nasıl haddini aştırır?” demeyin. İnsan belirli nimetlere kavuştuğunda, farkında olmadan kendini başkalarından üstün görmeye başlar. Allah’ın bahşettiği nimetlerle kendini tepede sanır ve diğer insanlara tepeden bakar. İşte bu, kötülük yapmaya açılan tehlikeli bir kapıdır. Bu kapıdan bir kez girdiğinde, artık dilediğini yapar, hak hukuk tanımaz, hiçbir sınıra riayet etmez. Heveslerinin peşine düşer, Allah’ı ve kitabını tanımaz olur.

Böyle bir insana “Allah’ı hatırla!” deseniz, size ne der biliyor musunuz? “Peh!” der, “Ne konuşuyorsun sen?” der, yüzünü çevirip gider. Bu haddi aşmış insanın tipik bir davranışıdır. Rabbimiz, Firavun için “Git, o artık haddi aştı!” buyurdu, öyle değil mi? Firavun, her şeyi yapabileceğini, bu güce sahip olduğunu sandığı için sınırı aşmıştı.

Peki, bizler ne durumdayız? Biz de her şeyi yapabileceğimizi, güçlü olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa dönüp bir bakalım: Yaratan Rabbimiz bizden ne istiyor? Nasıl bir kulluk bekliyor? Sadece “Müslümanım” deyip geçiyoruz. Hatta bununla kalmayıp, günahları işleye işleye, haksızlıklar yapa yapa adeta kendimizi Firavun gibi haddi aşmış görüyoruz, günahlar içinde yüzüyoruz. “Müslümanım” dediğimiz halde bu nasıl bir Müslümanlık?

Bu ayetler karşısında aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Neden Rabbimiz, Hz. Musa’yı doğrudan hükümdar Firavun gibi toplumun en korkunç ve en güçlü kötüsüne gönderdi de, daha az güçlü birine gönderip onu alıştırmadı? Cevabı açık: Çünkü Firavun gibi en tepedekini düzeltebilirse, onun düzeltilmesiyle tüm toplum etkilenecek ve düzelecekti. Rabbimiz bu amaçla Hz. Musa’yı en güçlüye gönderdi.

Peki, Hz. Musa ne yaptı Rabb’inin emri karşısında? “Tamam Rabbim, gitmesine gideyim ama o haindir, kötüdür, sarhoştur, dinsizdir, imansızdır. Beni dinlemez, boş ver onu!” demedi. Çünkü Allah “Git!” dediyse, gidecekti; başka yolu, kaçışı yoktu.

Rabbimiz bize ne diyor Müddesir Suresi 2. ayetinde? “Kalk artık, insanları uyar!” Hz. Musa’ya Firavun’a gitmesini emrettiğinde Hz. Musa hemen gitti. Rabbimiz bizi de uyarıyor: “Artık insanları uyar!” diyor. Ama bizler ne diyoruz? “Ben daha öğrenciyim, Kur’an’ı tam bilmiyorum.” Allah’ın kulu, bir tane bile ayet bilmiyor musun ki anlatmıyorsun? “Konuşmam iyi değil, iki kelimeyi bir araya getirip anlatamıyorum ki ayet anlatayım!” diyoruz. Halbuki alışverişte dilimiz gayet iyi, komşuyla laflarken de öyle! Ayete bakın; Rabbimiz burada “Dilin çok etkiliyse, konuşman yerindeyse uyar!” mı diyor? Hayır, sadece “Uyar!” diyor.

Ne dedik? “Çevremdekiler anlamaz, dinlemezler, bana gülerler!” diyorlar. Ben de diyorum ki: “Bu ayete ‘Başım üstüne!’ diyeceğine, el alemin ne diyeceğine mi düştün? Ne derler diye mi düşündün? Allah’a ne diyeceksin?” diyorum. Bu ayetin hesabını bize sormayacak mı diyorum? Soruyorum ama bu ayet karşısında yine hiçbir şey yapmayanlar var.

Bazen gerçekten çok yorgun oluyorum, hayatım o kadar dolu oluyor ki. İşte o zaman bu ayet aklıma geliyor: “Kalk!” diyorum, “Hadi kalk, uyarmaya başla!” Ciddi ciddi ne bekliyoruz? Hz. Musa Rabb’inin emrini hemen yerine getirdi, Firavun’a gitti. Ama şu hitabın güzelliğine bakın! Tebliğde kınama yok, “Sen kötüsün!” demek yok. Müthiş bir ifade!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir