MÜZZEMMİL SURESİ(2.BÖLÜM)
(12-13) Çünkü bizim yanımızda (kâfirler için) bukağılar vardır, cehennem vardır, boğazdan zor geçen yiyecekler vardır ve elem dolu bir azap vardır.
Rabbimiz burada; malının esiri olmuş, servet biriktirirken kul hakkına dikkat etmemiş ve fakirin hakkını gözetmemiş insandan bahsetmektedir. Bu insan, Allah’ın ayetlerini yalanlamıştır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde; verilen nimetlerin Allah yolunda harcanması gerektiği açıkça bildirilmiştir. Ancak bu ayetler nefsine ağır geldiği için işine gelmemiş ve onları yalanlamıştır. Ayetleri bilmesine rağmen, hayatına uygulama gereği dahi hissetmemiştir.
Günahkarın Sonu: Zakkum Ağacı
Peki, bu insanın ahiretteki yiyeceği nasıldır? Duhan Suresi 43. ayette Rabbimiz şöyle buyurur:”Şüphesiz ki o zakkum ağacı, günaha düşkün olanların yemeğidir.”
Bu öyle bir yiyecektir ki; karınlarda adeta erimiş bir maden gibi, kaynar suyun fokurdaması gibi kaynar. Görüyorsunuz değil mi? Rabbimiz onlara nasıl bir karşılık veriyor… Peki, bunu hak ettiler mi? Evet, hak ettiler. Çünkü hakikati gördüler ama yerine getirmediler; “Müslümanım” sözüne sadık kalmadılar.
Müslümanlık İspat İster
Sadece dilde kalan bir Müslümanlık, gerçek Müslümanlık olur mu? Elbette olmaz. Müslümanlık uygulama ister, samimiyet ister. Nasıl ki bir terzi, eğer bir elbise dikemiyorsa ona “terzi” diyemezsek; Müslümanlık da aynı şekilde ispat ve delil ister.
Bu kişinin hayatında ve hareketlerinde Müslümanlığın izi yoktu; iyilik yapmıyor, ayetleri gördüğü halde bildiğiyle amel etmiyordu. Sonuç olarak, ektiğini biçti ve bu akıbetle karşılaştı.
(14)Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.
Dağlar nasıl olacak biliyor musunuz? Adeta atılmış yün gibi olacak… Mearic Suresi 9. ayette Rabbimiz bu gerçeği bizlere şöyle haber veriyor: ‘Dağlar da (atılmış) renkli yün gibi olur.’ O devasa, sarsılmaz sandığımız dağların bile hesap günü geldiğinde nasıl savrulacağını görüyorsunuz.
(15-16)(Ey Mekkeliler!) Şüphesiz biz size üzerinize şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. Nitekim, Firavun’a da bir peygamber göndermiştik.Ama Firavun o peygambere isyan etti, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde yakalayıverdik.
Rabbimiz, Hz. Musa’yı Firavun’a gönderirken onu “yumuşak bir üslupla”, yani tatlı dille hitap etmesi konusunda uyarmıştı. Hz. Musa bu emir üzerine gidip hakikatleri tebliğ etti; ancak Firavun ve çevresindekilerin tavrı ne oldu? Gelin, Zuhruf Suresi 46. ayete bakalım:”Yemin olsun ki Musa’yı ayetlerimizle Firavun ve adamlarına gönderdik. Musa onlara: ‘Haberiniz olsun, ben bütün âlemlerin Rabbinin elçisiyim’ dedi.”
Ne zaman ki Hz. Musa onlara bu ayetlerle gitti, onlar bu hakikatleri duyunca birdenbire gülüverdiler. Ayetleri görünce alay eden, ciddiye almayan bir Firavun ve yandaş kitlesi görüyoruz karşımızda. Peki, bu saygısızlığın sonu ne oldu? Rabbimiz, Zuhruf Suresi 55. ayette şöyle buyuruyor:”Ne zaman ki bizi gazaplandırmaya çalıştılar, biz de onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk.”
Nimet İçinde Gelen Gaflet
Bu insanlar büyük bir nimet içindeydi; Firavun da yanındakiler de refah içindeydi. Ne yaptılar? Ayetleri yalanladılar, Peygamber’in rehberliğini reddettiler, hatta onunla alay ettiler.
Şimdi iğneyi kendimize batıralım: Acaba biz de Peygamber Efendimizin (sav) örnekliğini ve şahitliğini yalanlıyor muyuz? Belki dille “yalanlıyoruz” demiyoruz ama yaşantımızla bunun farkında bile değiliz. Ah, keşke biraz okusaydık! Keşke Peygamberimizi hakkıyla örnek alsaydık… Rabbimiz, “Üzerinize şahit bir peygamber gönderdik” buyuruyor. Yarın o şahitlik makamı kurulduğunda, bu gidişle sonumuz ne olacak?
O Şiddetli Günden Nasıl Korunacaksınız?
Rabbimiz burada Firavun örneğini vererek aslında bizlere soruyor:“Çocukları bile ihtiyarlatacak kadar şiddetli bir günden, kendinizi nasıl koruyacaksınız?”
Eğer nimetler içinde yüzmenize rağmen Peygamber’i dinlemiyor, ayetleri hayatınıza uygulamıyor ve sanki hiç hesap yokmuş gibi yaşıyorsanız; o günün dehşetinden nasıl korunacaksınız?
(17)Hâl böyle iken inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden (kıyametten) nasıl korunursunuz?
Takva: Sakınmak ve Sorumluluk Bilinci Metinde geçen “takva” kelimesi, en yalın haliyle sakınmak demektir. Yani Allah’ın emirlerine hakkıyla uymak için O’nun sevmediği her türlü işten ve günahtan titizlikle uzak durmaktır. Rabbimiz, yukarıdaki ayetlerde Firavun örneğini boşuna vermedi. Firavun’un kibrinden ve sonundan ders çıkarmayanlara şu soruyu yöneltiyor:“O günün dehşetinden nasıl korunacaksınız?”
“Çocukları İhtiyarlatan Gün” Ne Anlama Geliyor?
Ayet-i kerimede geçen, o günün şiddetiyle “çocukların saçlarının beyazlaması” ifadesi üzerine derinlemesine düşünmek gerekir. Elbette biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim’e göre çocuklar masumdur, suçsuzdur ve yaptıklarından sorumlu değildir. Öyleyse Rabbimiz burada ne demek istiyor?
Burada kullanılan ifade, aslında çok ağır ve ani bir değişimi anlatan sarsıcı bir deyimdir. Büyük sıkıntıların ve ağır imtihanların insanı bir anda nasıl çökertebildiğini hepimiz biliriz. İşte o günün dehşeti öylesine büyüktür ki, insanın saçını kahırdan bir anda ağartacak cinstendir.
Bu tasvir; Allah’ın emirlerini ciddiye almayan, Firavun gibi ayetlerle karşılaştığında alay eden ve hayatını sadece nefsi üzerine kuranlara yönelik ilahi bir uyarıdır. Rabbimiz, bu ağır örnekle bizleri uyanmaya çağırıyor. Anlayana, ibret alana ne mutlu…
(18)O günle gök (bile) yarılır, Allah’ın va’di gerçekleşir.
Bu ifadeler aslında doğrudan kıyamet anıyla ilgili değil; çünkü Rabbimiz bir önceki ayette (46:32) zaten kıyametten bahsetmişti. Burada asıl anlatılanın hesap anı olduğunu anlıyoruz. İnsanların o andaki sıkıntılı hallerinden, korkudan saçlarının ağarmasından hesap vermenin ne kadar zorlu bir süreç olduğu açıkça görülüyor.
Seslerin ve Frekansların Ebediyeti
Günümüzde biliyoruz ki sesler ve frekanslar gökyüzünde kaydediliyor ve hiçbir zaman kaybolmuyor. İşte o gün “amel defterlerimiz” açıldığında, yapmış olduğumuz tüm konuşmalar tek tek ortaya dökülecek. Ayetlerde geçen “sayfaların açılması” ifadesi; aslında semadaki görsel ve işitsel kayıtların, yapılan her şeyin net bir şekilde gözler önüne serilmesini ifade ediyor.
Kur’an-ı Kerim’den Deliller
”Semanın açılması” konusundaki delilimiz ise Tekvir Suresi 10. ve 11. ayetlerdir: “Amel defterleri açıldığında ve gökyüzü sıyrılıp açıldığında…”
Gördüğünüz gibi, önce defterler (hesap-kitap) açılıyor, ardından gökyüzü adeta bir perde gibi sıyrılıyor. Buradan şunu anlıyoruz: Hayatımız boyunca yaptığımız her hareket, her konuşma gökyüzünde kaydediliyor ve o büyük hesap gününde bu kayıtlar birer birer önümüze seriliyor. Benim bu ayetlerden ve süreçten çıkardığım anlam budur arkadaşlar.
(19)Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
Bu ayetler; bizi hesaba çekecek olan ve sonunda hesabı kendisine ödeyeceğimiz Rabbimizden gelen, unutmamamız gereken birer öğüttür. Öyleyse bu öğütleri günlük iş planımıza dahil etmeli ve sürekli aklımızda tutmalıyız. Nasıl ki çocuklarımızın adlarını, telefon numaralarını, T.C. kimlik numaralarımızı, adresimizi veya arabamızın plakasını unutmuyorsak; bu ayetleri de onlardan çok daha önemli oldukları için asla unutmamalıyız.
Bunlar, hayatın bizzat kendisinin düzenleneceği öğütler, rehberler ve yol göstericilerdir. Yolu, yolu bilene sormak gerekmez mi? Bu dini Allah verdiyse, doğru yaşamak için yine O’na sormalıyız. Zuhruf Suresi 44. ayette Rabbimiz ne diyor? “Siz bu kitaptan sorguya çekileceksiniz.” Öyleyse yapmamız gereken bellidir: Bu kitaptan öğütler alıp hayatımıza uygulayacağız.
Eğer “Ben Rabbimden öğüt alıyorum, O’na giden bir yol bulmak istiyorum” diyorsan, bu kitapla sürekli birlikte olmak ve bu öğütlerle hareket etmek zorundasın. Bunu sana herhangi bir insan değil, seni yaratan Rabbin söylüyor; bunun başka bir yolu yok. Rabbimiz, “Bu bir öğüttür, dileyen Rabbine bir yol edinir” buyuruyor. Bu yol, tamamen kişinin iradesine bırakılmıştır.
Kehf Suresi 29. ayette belirtildiği gibi:”De ki: Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”
Rabbimiz bunu özellikle vurguluyor; çünkü O’na giden yol baskıyla ya da zorlamayla olmaz. Rabbimiz irademizi serbest bıraktı; çünkü yarattığı kuluna güveniyor. Peygamberi göndermiş, Kur’an’ı vermiş ve yolu göstermiş; daha ne yapsın? Eğer bir insan Müslüman ise, Rabbine giden yolu muhakkak bulmalıdır. Bunu da ancak O’nun Kur’an’da verdiği öğütleri hayatımıza nakış gibi işleyerek başarabiliriz.
(20)(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur’an´dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Rabbimiz, gece kalkışını ve ibadetini her zaman aynı kararlılıkla yerine getiremeyeceğimizi bildiği için bize bir kapı açıyor: Tövbe. Buradaki tövbe, “Siz her zaman bu tempoyu koruyamayabilirsiniz, ama Ben sizi yine de bağışlarım” demektir.
Rabbimiz, “Kur’an’dan size kolay geleni okuyun” buyuruyor. İnsana gücünün yettiği kadar sorumluluk verilmeli, değil mi? Sayfalar dolusu okuyamıyorsan, ne kadarı sana kolay geliyorsa o kadarını oku. Bakara Suresi 286. ayette belirtildiği gibi: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.”
Yorulacağız, hastalanacağız, acil işlerimiz olacak; bu durumlarda Rabbimiz “Kur’an’ı tamamen bırakın” demiyor, “Size kolay geleni, uygun zaman ve pozisyonda okumaya devam edin” diyor. Çünkü önemli olan, o bağı koparmamaktır.
Gece Okunan Kur’an’ın Gündüze Yansıması
Gece sessizliğinde anlaya anlaya, tane tane okuduğumuz o Kur’an, gündüz hayatımızda iki tür kulluğa dönüşmeli:
Bedensel kulluk: Namaz.
Mali kulluk: Zekat.
Eğer gece okuduğumuz Kur’an gündüz davranışlarımızı belirlemiyorsa, biz sadece “öylesine” okuyanlardan oluruz. Rabbimiz hem bedenimizde hem malımızda söz sahibi olmalıdır.
Karz-ı Hasen: Allah’a Güzel Bir Borç Vermek
”Karz-ı Hasen”, güzel borç demektir; yani zekatı Allah’a borç verir gibi gönülden vermektir. Rabbimiz ihtiyaç sahiplerini o kadar önemser ki, onlara yapılan yardımı kendisine verilmiş bir borç sayar ve karşılığını bizzat üstlenir. Peki, bu yardımın Allah katında karşılık bulması için hangi şartlar gerekir?
1. Malın Temiz ve En İyisinden Olması
Bakara suresi 267. ve Ali İmran suresi 92. ayetlerinde belirtildiği gibi; gözünüzü yummadan almayacağınız kötü şeyleri hayır diye vermeyin. Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe gerçek iyiliğe eremezsiniz. İşinize yaramayan, çöpe atılacak şeyleri vermek “hayır” değildir.
2. Son Nefese Bırakılmaması
Ölüm korkusu gelip çatmadan, hayatın içindeyken bu hayırları yapmalıyız. Yunus Suresi 90. ayette Firavun’un boğulurken “İnandım” demesinin ona fayda vermediğini görüyoruz. Ölüm anında yapılan imanın veya hayrın bir icraatı, bir hükmü yoktur.
3. En Muhtaç Olandan Başlanması
Yardım, en uygun kişiye verilmelidir; aksi halde bu “saçıp savurma” olur. Bakara suresi 215. ayet sırayı açıkça çizer: Önce anne-baba, sonra akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolcular. Kendi çevremizdeki, utandığı için isteyemeyen o gerçek ihtiyaç sahiplerini bulmalıyız.
4. Karşılık ve Teşekkür Beklememek
İnsan Suresi 9. ayette dendiği gibi: “Size ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekleriz.” Bir “teşekkür” bile beklemek, yapılan iyiliğin samimiyetini zedeler.
5. Kendi İhtiyacı Varken Bile Vermek
Haşr Suresi 9. ayet, gerçek Müslümanı şöyle tanımlar: Kendisi muhtaç olsa bile, kardeşini kendi nefsine tercih edenler. Çevrenin “enayi” dediği bu insanlar, Allah katında en şerefli olanlardır.
Sonuç: Önce Hareket, Sonra İstiğfar
Tüm bu güzellikleri yaptıktan sonra şımarmayacağız; aksine “Estağfurullah” diyerek acziyetimizi itiraf edeceğiz. Dikkat ederseniz, ayetlerde önce namaz, zekat ve hayır işlemek gelir; en sonunda istiğfar gelir. Yani önce bir gayret göstereceğiz, sonra “Eksiğimizle kabul et ya Rabbi” diyeceğiz.
Bunların hepsi Rabbimizden bir öğüttür; dileyen bu öğütle kendine bir yol çizer, dileyen çizmez.
Sevgilerimle.







