Kovulmuş şeytanın şer’inden Yüce Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Selamünaleyküm arkadaşlar. Bugün sizlere “İnsan Hakları” hakkında elimizden geldikçe anlatmaya çalışacağım inşallah.
İnsan hakları nedir? Kuran ve Hadislerde insan hakları nelerdir? İslam’da insan hakları ve insana (kadına, erkeğe, anne-babaya, çocuğa vs.) verilen değer. Hakka, “hukukun koruduğu menfaat”; insan haklarına da “insana insan olduğu için, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın tanınan haklar” şeklinde bir tanım getirilebilir. Ayrıca “insan hakları, insanın sahip olduğu özgürlüklerin belirgin ve kullanılabilir hale gelmesi” şeklinde tanımlanabilir.
İnsan hakları ferdin insan olarak var olması ile kazanılan asli haklar olarak kabul edilir. Bu haklar insanın yaşadığı coğrafyaya ve fiziki gücüne göre kazanılmaz. Aksine bu haklar şahsın doğuştan kazanmış olduğu haklardır. İslâm dünyasında insan hakları hemen dinin tebliğ edilmesiyle birlikte başlamıştır. Denilebilir ki Kur’an-ı Kerîm, temel insan haklarını bir defa daha tespit ve tescil etmek, insana hak ettiği değeri yeniden kazandırmak amacıyla gönderilmiştir. İslâm toplumlarının bağlı bulunduğu Kur’ân-ı Kerîm ayrıntılı ve teknik olmasa bile insan hakları kapsamına giren noktalara değinmiş ve bunların korunmasını değişik boyutlarda yaptırımlar getirmiştir. İslâmî anlayışa göre, bütün haklar Allah’ın iradesine dayanır, O’nun insana bağışıdır. İnsanın yeryüzüne halife ve en saygı değer varlık olarak yaratıldığı, ona önemli sorumluluklar yüklendiği fikri, insanın doğuştan birtakım haklara sahip olduğu fikrinin simetrik ifadesidir. Bu anlayış, hakların beşerî ve egemen güçler tarafından tanınıp lütfedildiği ve yine onlar tarafından serbestçe kısıtlanabileceği anlayışını reddetmesi ve insana insan olması sebebiyle bir değer vermesi açısından insan hakları tarihinde önemli bir adım olmuştur.
İslâm bilginleri, dinin amacının beş temel ilkeyi yerleştirmek ve korumak olduğunu ifade etmişlerdir. Bunlar; “canın korunması, aklın korunması, namus ve haysiyetin korunması, dinin korunması ve malın korunmasıdır.” Korunması gereken bu beş ilke bir yönüyle Allah’ın peygamber göndermedeki maksatlarını teşkil ederken, bir yönden de insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yöneltmiştir, daha doğrusu insanların temel yararları bunlardan ibarettir.
Kur’an’da insan hakları, ilâhi emirler ve tavsiyeler kapsamında ele alınmış, ayetlerde sıkça yer almıştır. Kur’an’da, Müslümanların uyması gereken kuralların sınırlarını çizmiştir. Bu sınırlar içinde Kur’an, insanlara eşit derecede yaklaşır ve insanın belirli haklara, dolayısıyla İnsan haklarına sahip olduğuna işaret eder. Kur’an’da insanlara tanınan haklar, yaşam ve barış içinde yaşama hakkının yanı sıra ekonomik haklara sahip olma, bunları koruma ve koruma altına alma hakkını içerir. Kur’an ayrıca azınlık, kadın hakları ve savaş esirlerine nasıl davranılması gerektiğini belirleyen ölçüte, insanların birbirleri arasındaki etkileşimlerinin düzenlemelerini de içerir. “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ Suresi, 70) “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız (takva) O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucûrat Suresi, 13) Kur’an tüm insanlığın tek bir insanın çocukları olduğunu ve birbirilerinin kardeşi olduğunu belirtmekle beraber eşitlik ve adalet vurgusu ayetlerde sıkça görülmekte hatta bu vurgu kişinin düşmanını da kapsamaktadır. Müslümanların adil ve doğruluk bilincinde olma görevi Kur’an’da yüksek öncelikli bir konumdadır ve şu şekilde tarif edilmektedir: “Ey iman edenler! Allah aşkına tanıklık eden, adaletin koruyucusu olun, buna karşı da olsa kendi kendinize, ana babanıza veya yakın akrabalarınıza; zengin veya fakirse, Allah her ikisine de şefkatle daha yakındır; bu nedenle, sapmak için düşük arzularınıza uymayın; saparsınız veya yüz çevirirseniz, o zaman Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” ( Nisâ Suresi, 135) Kur’an da inananların yardıma muhtaç birine yardım etmelerini teşvik eder ancak aldatma veya bir saldırganlık eylemi gerçekleştirmek istediklerinde “…birbirinize iyilik ve dindarlıkta yardım edin, günah ve saldırganlık konusunda birbirinize yardım etmeyin…” (Maide Suresi, 2) diyerek kısıtlar. Ayrıca Kur’an, Müslümanlara diğer dinlere inananlara karşı adil ve nazik davranmanın bir inanç akidesi olduğunu öğütler. “Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik; ancak o da öldürme hususunda haksızlığa sapmasın; çünkü o, yeterince yardıma mazhar olmuştur.” (İsrâ Suresi, 33) Kur’an-ı Kerim’e göre hayat, insanlığa her yolla güvence altına alınması ve savunulması gereken ilahi bir ihsandır ve başkalarının haklarını korumak Müslümanların bireysel ve evrensel görevidir. Kur’an’da yaşama çok büyük değer atfedilir, yaşanın önemi bir ayette şöyle geçer: “Kim bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir; ve kim onu canlı tutarsa, tüm insanları hayatta tutmuş gibidir.” (Maide Suresi, 32)
Kur’an, hukukî dayanak olmadan can alınmasını yasaklar ve Müslümanları kendi geçimlerini sağlayamayanların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü kılar. Müslümanların nefsi müdafaa dışında güç kullanmaları yasaklandığından, yaşam hakkı, savaş sırasında düşmana bile Kur’an tarafından tanınmıştır. Kur’an tarafından düşmanın yaşlı, kadın ve çocukları korunmuştur ve bunlarda istisna yoktur. “Hâkimiyeti aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara Suresi, 204-207) “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa Suresi, 29)
Kur’an, insanlara mülkiyet hakkının yanı sıra, adil bir şekilde yapmaları koşuluyla sahip oldukları ile istedikleri gibi ticaret yapma özgürlüğünü de verir. Dahası, Kur’an boyunca yetimlerin, yoksulların ve muhtaçların beslenmesinin öğütlenmesi, kişinin Kur’an’ın öğretilerine gerçek bağlılığını gösteren bir inanç akidesidir. Mesaj şu ayette açık ve net bir şekilde ifade edilmektedir: “Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac Suresi, 41) Yetimler gibi korunmaya muhtaç olanların haklarını ve mallarını haklı bir şekilde koruma ilkeleri, Kur’an’da şöyle geçer: “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; zira bu büyük bir günahtır.” (Nisa Suresi, 2) “Ve de ki: Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz, zalimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak!” (Kehf Suresi, 29) İmanı gerçekten kimin reddettiğini biliyor musunuz? Yetimlere kötü davranan bu. Ve fakirlerin beslenmesini savunmaz. “Vay haline o namaz kılanların ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Sadece gösteriş yaparlar. Ve hayır işlerini engel olurlar.” (Maûn Suresi, 1-7)
Kur’an, İslam’ın kutsal kitabı olmasına rağmen, Müslümanların dini uygulamaları ve inançları etkilemek için herhangi bir zorlama yöntemi kullanmasını yasaklamaktadır. Kur’an, Müslümanları “Allah’ın isminin anıldığı tüm manastırları, kiliseleri, sinagogları ve camileri” korumaya mecbur kılarak, diğer dinlerin mensuplarının haklarını korumada daha da ileri gider. Kur’an, farklı etnik, kültürel ve dini gruplarla ilgili olarak Müslümanlara şunu öğütler: “…Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın…”(Maide Suresi, 48)
Kur’an herkes arasında eşitliği savunur ve tek bir iyiliğin bir insanın statüsünü diğerine göre yükseltebileceğini söyler. Nitekim Hz. Peygamber’in hicret esnasında Medine’deki değişik inanç mensuplarıyla ve etnik gruplarla yaptığı Medine sözleşmesi, hayatı boyunca etrafındaki insanlara davranışları, çeşitli din mensuplarıyla ve kölelerle ilişkileri ve bu konudaki tavsiyeleri insan hakları açısından büyük öneme sahip belge ve uygulama örnekleridir. Resulullah’ın uygulamalarının teorik çerçevesi mahiyetinde olan Vedâ hutbesi de, insan hakları açısından önemli bir belgedir. Vedâ hutbesi kişi, aile, toplum (müminler toplumu) ve bütün insanlığı iç içe geçmiş daireler biçiminde içermektedir. Başlangıç cümlelerinden sonra hutbe, “Ey Allah’ın kulları, sizlere Allah’tan korkup çekinmenizi tavsiye eder, hepinizi O’na itaat etmeye teşvik ederim” sözleriyle devam eder. Başlangıç cümleleriyle birlikte düşünüldüğünde kişinin kendine karşı olan haklarının başında tek Allah’ı tanımak ve O’na itaat etmek geldiği söylenebilir; kişi ancak bu suretle kendine karşı görevini yerine getirmiş ve gerçek değerini bulmuş olur. Bundan sonraki halka aile hakları denilebilecek halkadır. “Ey insanlar! Eşlerinizin sizin üzerinizde sizin de onlar üzerinde hakkı vardır; size kadınlar hakkında yaptığım tavsiyeyi tutun; siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız; kadınlar hususunda Allah’tan korkun ve onlara iyi davranın.”
Vedâ hutbesinde can, mal ve namus dokunulmazlığı da ayrıca vurgulandıktan sonra müminlerin kardeş olduklarından bahsedilmiş ve daha sonra hutbe evrensel bir boyuta çekilmiştir: “Ey insanlar, rabbiniz birdir, babanız da birdir; hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktan.”
Yüce Rabbim bizleri yeryüzünde kendi rızasına uygun birbirini seven kullardan eylesin. Ne mutlu o müminlere ki; Allah rızasını gözeterek; tüm canlıların hak ve hukukuna riayet edip koruyabilene. Vesselam…

